IŞİD'in elinde kâbus dolu 40 gün

12 Ocak 2015 Pazartesi  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'ndeki "Pazartesi Söyleşileri"nin bu haftaki konuğu Milliyet Gazetesi Fotoğraf Müdürü Bünyamin Aygün. Çok sayıda ödülü bulunan Aygün 2013 sonlarında  istemeden aniden kendisi haber oldu, Suriye'de IŞİD, yani şu anda uluslararası gündemin en ön sırasında yer alan örgüt tarafından kaçırılmıştı. Tam 40 gün boyunca olağanüstü kötü koşullarda  tutulan, asıl önemlisi her an öldürülme korkusuyla yaşayan Aygün düzenlenen operasyonla özgürlüğüne kavuştu. İşte, kurtulmasından neredeyse tam bir yıl sonra yaşadığı kâbus dolu günleri anlattığı "IŞİD'in Elinde 40 Gün" kitabı Doğan Yayınları'ndan çıktı. Hafta sonu çıkan kitabıyla ilgili olarak dün gazetesi Milliyet'e konuşan Aygün ikinci söyleşisini Medya Günlüğü ile yaptı ve hem neden yazdığını hem de gazeteciğe bakışını anlattı:

 

-Bu kitabı neden yazdınız?


-Çünkü eğer yazmasaydım gazeteciliğe ihanet etmiş olacaktım. Oraya, yani Suriye'ye gazetecilik mesleğine tutkuyla bağlı olduğum için gittim. Aslında bir açıdan bile bile gittim diyebilirim, sonuçta orası bir savaş bölgesi. Ama tabii böyle bir rehin düşme durumu beklemiyordum, yani uzak ihtimal gerçek oldu. Kurtulduktan sonra elbette susabilirdim ama susmak mesleğime ihanet etmek olurdu. Dünya IŞİD'den söz ediyor ama gerçekte örgüt hakkında pek fazla şey bilinmiyor. Oysa ben bu örgütün elinde tam 40 gün rehin kaldım. Gördüklerimi, bildiklerimi objektif şekilde anlatmak istedim. Ayrıca şu da var: Başımdan geçenleri yazmalıydım çünkü yaşadıklarımdan genç gazetecilerin alacağı dersler, yetişkin gazetecilerin ise alacağı bilgiler olduğuna inanıyordum...

 

-Bütün yaşadıklarınıza rağmen...Bugün olsa yine gider misiniz?

 

-Tabii giderim. Yanıtım bu kadar kısa ve net!

 

-Kitabın ayrıntılarına girmeyelim ama...O 40 günün dehşet verici bir yanı var. Bırakıldığınızda anlatmıştınız, sizi rehin alanlar öldüreceklerini söylemiş...

 

-Evet. Uzun süre benim gazeteci değil de ajan olduğumu düşündüler. Gazeteci olduğuma inanmadılar. Öldüreceklerini bir çok kez söylediler. Hatta beni öldürecek kişiyle bile tanıştım! (Sonradan çatışmada ölen o kişinin bana cesedini gösterdiler) O günlerde tek dileğim kafamı keserek değil de kurşuna dizerek öldürmeleriydi. Bunun için hep dua ettim! Türkiye'de benim için gösteriler başlayınca ajan olmadığımı anladılar, hatta "Sen önemli biriymişsin" dediler...

 

 

-Daha önce IŞİD tarafından kaçırılıp da bırakılan gazeteci oldu mu?

 

-Bırakılan Fransız ve İspanyol gazeteciler olduğunu biliyorum. Ama onların durumunda ortada bir pazarlık havası olduğu ve bu konuda net bir bilgim olmadığı için yorum yapmak istemem. Neyin karşılığı olarak bırakıldıklarını bilemiyorum. Ama sonuçta o bırakılan gazeteciler konuşmadı. Şu da var, örgüt bu kişileri kendi rızasıyla bıraktı, yani bir operasyon düzenlenmedi. Belki de konuşmamaları koşuyluyla bıraktı, bilemiyorum.

 

-Konunun bir başka boyutu var: Sizin Suriye'ye gidişiniz "özel haber" çıkarmak içindi. Oysa son yıllarda Türk medyasında "özel haber" peşinde koşan gazeteci pek kalmadı, öyle değil mi?

 

-Gazeteleri öne çıkaran özel haberdir. Son yıllarda ajans haberciliğinin yaygınlaşmasıyla her yerde, bırakın haberi, başlıkları aynı görmeye başladık. Sanki aynı kalemden çıkmış haberler gibi diyeceğim ama zaten öyle, haberi yazan tek bir ajans, kullanan ise yüzlerce gazete, dergi, televizyon, radyo. Böylece özel haber geleneği zayıflamış oldu. Oysa gazeteciyi gazeteci yapan özel haberdir.

 

 

-Siz IŞİD'in elindeyken bırakılmanız için meslektaşlarınız gösteriler düzenledi. Bunları o zaman duydunuz mu, duyduysanız ne hissettiniz?

 

-Rehin tutulurken benim için gösteriler yapıldığını beni kaçıranlar söyledi ama o anda ayrıntısını bilmiyordum. Gerçeği Türkiye'ye dönünce anladım. Gördüm ki, paralel denilen, yandaş denilen ya da merkez medya denilen yerlerde çalışan herkes, yani bütün meslektaşlarım, gazeteci camiası benim bırakılmam için seferber olmuş, gösteriler düzenlemiş. Hatta, yabancı gazeteciler videolar hazırlamış. Gerçek şu ki, biz gazeteciler bütün dünyada tek bir çatı altında toplanıyoruz. Buna iletişim lisesinde okuyan öğrenciden emekli gazeteciye kadar herkes dahil. Biz gazetecileri bizden başka kimse anlayamaz. Gazeteci muhaliftir, hatta muhalif olmak zorundadır, ters düşünür, öyle olmasa gazeteci olamaz. Herkes öyle ya da böyle bana sahip çıktı. Mesela, bırakıldıktan iki saat sonra Aydın Doğan aradı, rahatsız olduğunu ama bırakılmamdan dolayı çok mutlu olduğunu söyledi. Bütün bunlar beni çok duygulandırdı. Biraz kendime gelince, "Madem canını ortaya koydun, şimdi bunu kitaplaştırmalısın" dedim kendime. Bunu ranta çevirmeyecek bir yayınevi kitabı istedi, ben de duygularımı karıştırmadan yaşadığım o 40 günü tek tek anlattım.

 

 

-Fotoğraf çeken gazetecinin haber yazan gazeteciye göre sizce artıları ve eksileri neler?

 

-Eksi yanı foto muhabirinin genelde haberi yazan muhabirin gölgesinde kalması. Tabii, haberin de önemli olduğu durumlar çok. Örneğin, diyelim Erdoğan-Putin görüşmesi var ve siz bir muhabir olarak kapalı kapılar ardından yapılan görüşmenin ayrıntılarını öğreniyorsunuz. Bu durumda önemli olan haber, bu durumda fotoğraf ikinci planda kalır. Ama, yine diyelim Erdoğan-Putin görüşmesinde biri diğerinin kulağına bir şey fısıldıyor ve mesela öteki kıpkırmızı kesiliyor. Eğer siz o anı görüntüleyebilirseniz çektiğiniz fotoğraf haberin önüne geçer. Benzer şekilde savaş ya da afetlerde çekeceğiniz tek bir kare sayfalarca yazıdan daha önemli olur. Fotoğraf dünyaya damga vurmaktır.

 

Cenk Başlamış

 

Fotoğraflar: Bünyamin Aygün arşivi

 

12.1.2014

 

Portre/Bünyamin Aygün

Gümüşhane doğumlu. Gazeteciliğe 1989 yılında Trabzon'da muhabir olarak başladı. Günaydın, Hürriyet ve Türkiye gazetelerinde bölge muhabirliği yaptı. 2003 yılında Millyet'te foto muhabiri olarak çalışmaya başladı. ABD'nin Irak operasyonu, Filistin'deki İntifada, Suriye'deki iç savaş,  İsrail'in Gazze'yi bombalaması ve Mısır'daki olayları yerinde izledi. Biri roman dört kitabı var.