Pınar Türenç: Ben böyle bir dönem görmedim!

02 Şubat 2015 Pazartesi  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'ndeki "Pazartesi Söyleşileri"nin bu haftaki konuğu Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç. Türenç'le Basın Konseyi'ni, hakemlik çalışmalarını, medyaya yönelik baskıları, gazetecilerin sorunlarını konuştuk. 40 yıldır meslekte olan Türenç özgürlüklere yönelik kısıtlamalar için "Ben böyle bir dönem görmedim... Ama susmayacağız, doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz. Bu mesleğin yaşaması lazım..."diyor. Türenç, Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:


-Bilmeyenler için, Basın Konseyi nedir? Hangi alanda çalışıyor?

 

 

-Basın konseyi kavramı dünyada var, biz de Türkiye Basın Konseyi'yiz. Bütün gazeteciler cemiyetleri, iletişim fakültelerinin dekanları, bölüm başkanları, öğretim üyeleri, gazeteciler, okur temsilcileri ve hukukçulardan oluşuyor. İlkeleri hayata geçirdiğimiz için aramızda hukukçuların da olması gerekiyor. Yani aslında ombudsmanlık yapıyor ama onun da üstünde özgürlüklere sahip çıkmak için kurulmuş bir kurum. Sivil toplum örgütüyüz ama Türkiye'deki basın örgütleri içinde sadece biz Birleşmiş Milletler'in danışman kuruluşuyuz...

 

-Bunun anlamı nedir?

 

-Yani  Birleşmiş Milletler bizi referans alıyor. Bu da bence tabii ağırlığımızı katmerliyor...Basın Konseyi'nin iki önemli görevi var. Birincisi özgürlükleri hayata geçirmek, korumak, kollamak, bekçiliğini yapmak. İkincisi de gazetecilik ilkelerinin, basın etiğinin sağlanması için çalışmak, gerekli her yerde bu ilkeleri savunmak ve halktan, kurumlardan ya da bizzat basından gelen şikayetleri inceleyip karara bağlamak. Sonucunda da onlara uyarı ya da kınama göndermek ya da  şikayetin yersizliğine karar vermek. 15 günde bir toplanıyor, gelen şikayetleri inceliyor, iki taraftan, yani hem şikayet edenden hem de edilenden görüş alıyoruz. Ardından Genel Sekreter Yüksek Kurul'a raporunu sunuyor. Yüksek Kurul 40 kişiden oluşuyor, bize üye olan gazetelerin temsilcisi olan gazeteciler var, mesela Tufan Türenç Hürriyet'in temsilcisi, Güngör Mengi Vatan'ın, Ulusal Kanal'dan Yalçın Büyükdağlı var... Bir de okur temsilcilerimiz var, mesela Hüsamettin Cindoruk...Tabii o aynı zamanda devlet görüşünü de temsil ediyor. TRT eski Genel Müdürü Nevzat Yalçıntaş okur temsilcilerimizden biri. Tıp dünyasından kişiler de var. Ayrıca, üç büyük ilin baro başkanlarıyla Türkiye Barolar Birliği Başkanı da bizim tabii üyemiz. Onlar da Yüksek Kurul'da temsil ediliyorlar. Kısacası Basın Konseyi çok önemli, çok saygın bir kurum.

 

 

-Size gelen şikayetlerin konusu ve sayısı nedir?

 

-Çok değişiyor. Mesela Gezi olayları sırasında dosyalara yetişemedik. Bize başvuranlar arasında bakanlar, genel müdürler de oldu...

 

-Bakanlar?.. Basında haklarında çıkan yazılardan mı şikayet ediyorlar?

 

-Evet. "Şu yazar şu konuda hakkımı yedi. Benim hakkımı koruyun, müştekiyim..." diye bize başvuruyor.  Avukatlar kanalıyla geliyor, bayağı kalın dosyalar. Mesela şu anda  Çağla Şikel'in dosyasını inceliyoruz. O da, "Medyada çıkan haberlerden aile saadetim etkileniyor" diyor ve hakkının yendiğini söylüyor. Yine Gezi olaylarında Emniyet Genel Müdürlüğü'nden çok sayıda dosya gelmişti. Zaten Gezi sırasında başımızı kaldırmadan çalışmıştık.

 

 

 

-Peki, aldığınız bu kararlar ne oluyor?

 

-Yüksek Kurulu'nun kararını taraflara gönderiyoruz. Şikayet konusu neyse, ilgili tarafara vardığımız görüşü bildiriyoruz. Kim hatalıysa, gerekçesi hukukçular tarafından yazılıyor. Yani kararlarımız hem medya hem de hukukçu gözüyle alınıyor. Elbette gazetecileri haksız bulduğumuz durumlar da oluyor. Mesela bir magazin sitesi var, hakkında sık sık şikayet alıyoruz. Hatalı oldukları zaman söylüyoruz. Açıklamalarımızı değişik yollarla yaparak herkese ulaştırıyoruz. Basın Konseyi ciddi ve önemli bir kurum olduğu için kararları, örneğin bir kişi ya da kurumu kınaması da doğal olarak yankı yaratıyor. Meslek etiğinin yerleşmesi için bir uyarı oluyor. Bir sonraki aşaması da var... Bazen şikayetçi mahkemeye başvuruyor. Mahkeme bizim kararımızı bilirkişi raporu kabul ediyor. Bu görevin ağırlığı ve ciddiyetiyle çalışıyoruz.

 

-Hakemlik görevlerinizden biri. Peki, ya diğer göreviniz, özgürlükler konusu?

 

-Çalışmalarımızın üçte biri hakemlik, kalanı da özgürlükler için. Özgürlüklerin son derece ötelendiği bu süreçte Basın Konseyi basın özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün yerleşebilmesi için çok yoğun ama gerçekten çok yoğun çalışıyor. Neredeyse 7/24...Her an bir şey çıkabiliyor. Gece 12'de biri çıkıp basın özgürlüğü aleyhinde konuşabiliyor. Mesela geçenlerde bütün gece Facebook'a yasak gelecek mi diye bekledik. Basın özgürlüğü adına teyakkuz halindeyiz çünkü Türkiye'nin başını ağrıtan bir kısıtlama zinciri yaşanıyor. Dünyanın da anlamadığı, anlayamadığı, kabul edemediği bir durum sergileniyor. Türkiye'nin demokrasiyi içine sindirip yaşayabilmesi için Basın Konseyi türü kurumların son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Umuyorum demokrasinin olmazsa olmazı olan temel özgürlükleri kimse örselemez veya yok etmeye çalışmaz. Bizim gibi kurumlar oldukça da yok edemezler. Bunun işin uğraşanların karşısında bizler varız...

 

 

-Basın Konseyi'nin 2014 sonunda açıkladığı çok önemli ve çok çarpıcı bir rapor var. Bu raporda öne çıkan noktalar neydi, hatırlatır mısınız...

 

-Bu raporu çıkarınca biz de inanamadık çünkü korkunç bir  durum vardı karşımızda. "Biz bunları gerçekten yaşadık mı..." diye sorduk kendimize! 100 sayfalık bir olaylar zinciri, hep yasaklar. Mesela 176 kez yayın durdurma yaşamışız. Mahkemeler yayın yasağı kararlarıyla bizi köşeye sıkıştırmaya çalışmış. İşsiz gazeteciler çoğaldı. Özellikle Gezi olaylarından sonra meslekte işsizliğin arttığını biliyoruz. Yüzde 10'dan yüzde 20'leri aşti. TÜİK'e göre üç bin gazeteci işsizmiş. Telefonla talimatıyla işine son verilen gazeteciler oldu. Ben 40 yıldır medyadayım böyle bir olay yaşamadım...

 

-Türkiye'de basın hiçbir zaman özgür olmadı ama siz  40 yıllık meslek yaşamınızda böyle bir dönem görmediğinizi söylüyorsunuz. Son 10 yılla, ondan öncesi arasındaki en temel fark ne?

 

 

 

-Her şeyi unutalım, hatta özgürlüklerden hiç bahsetmeyelim, sadece şunu söylesek yeter: Son 10 yılda Türkiye hiç görmediği kadar gazeteci hapishanesine dönüştü. Bunu kabul etmek mümkün mü? Türkiye'de dünya kadar gazeteci tutuklandı, Silivri zindanına tıkıldı. Hapsedildi değil, özellikle "tıkıldı" diyorum. Üzerlerine demir kapılar kapandı. O genç gazeteci arkadaşlarımız, o kalemi kırılanlar hem mesleklerinden hem de özgürlüklerinden oldular. Bedensel düşüşler yaşadılar, siyah saçla giren arkadaşlarımız bembeyaz saçla çıktı. Biz bunları gün be gün izledik. Bunu kabul etmemiz mümkün değildi. Tek bir suçları vardı: Onlar için bu arkadaşların kalemi, düşünceleri sakıncalıydı. Muhalif oldukları için özgürlükleri yok oldu. Çocuklarını kucaklayamadılar, eşlerinin elinden tutamadılar. Onları söke söke aldık ama bu travmayı atlatmaları zaman alacak.  Kısacası, sorunuzun yanıtı olarak başlı başına tutuklu gazeteciler olayı bile yeter...

 

-2014 raporuna dönecek olursak, diğer önemli tespitleriniz ne?

 

 

-Mesela Başbakan yazarları kovmak için patronlara telefon edebiliyor ya da  meydanlarda gazetecilere ağza alınmayacak, kabul edilemeyecek ifadelerle  "edepsiz kadın" diyebiliyor eğer o kadın gazeteci muhalifse. Erkek gazeteci için de "dalkavuk" diyebiliyor. Biz bu olaylara tepkimizi koyuyoruz. Tepkimizin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Çağrılar yapıyoruz...

 

-İşe yarıyor mu?

 

-Belki aynı minvalde çağrılar yapıyor gibi görünebiliriz ilk anda ama hayır, biz susmayacağız, doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz. Üstelik, bunları sadece biz söylemiyoruz. Türkiye'deki ifade özgürlüğü ile ilgili yurtdışında hazırlanan  bütün raporlarda da aynı konular var...

...Rapordan örnekler vermeye devam edeyim, 2014'de internet yasakları geldi, akreditasyon uygulaması başladı. Mesela dönemin Başbakanı'nın (R.T.Erdoğan) yurt içi ve dışındaki toplantılarda kendi görevlileri tarafından "sen sakıncalısın" denilerek bazı gazetecilerin olayları izlemesi engellendi, akredite edilmediler..Bunlar sadece "paralel" diye adlandırılan grubun gazetecileri değildi. Sözcü, Yurt, Cumhuriyet, Evrensel, Birgün, zaman zaman Hürriyet aynı bakış açısıyla haberden uzaklaştırıldılar...2014'de gazetecilere yönelik 117 saldırı oldu ki, bu alanda Türkiye dünya 3. Bakanların talimatıyla gazetecilerin çalışmasının engellenmesi. RTÜK'ün bazı kanalların ulusal yayın hakkını iptal etmesi, Kanaltürk gibi..Cumhuriyet ve Milliyet muhabirleri hakkında hapis istenmesi. Berkin Elvan eylemlerinde gazetecilerin saldırıya uğraması, coplanması, gazlanması ve haber yerinden uzaklaştırılması. 1 Mayıs'ta gazetecilerin Taksim'e sokulmaması. Antalya'da matbaanın basılması, Azeri gazetecinin sınırdışı edilmesi hep bu raporun içinde.

 

 

 

-Bazı bakanların size kişisel başvuruları olduğunu söylediniz, peki hükümetle görüşmeleriniz oldu mu?

 

-Dönemin Başbakanı bizi senelerce görmedi! Ama Cumhurbaşkanı (Gül) Basın Konseyi heyetini kabul etti  benden önceki dönemde. Ben seçildikten sonra beni Çankaya Köşkü'ndeki törenlere davet etti. Öyle bir incelik gördük Sayın Gül'den. Tabii aslında demokraside yaşanması gereken bir tabloydu. Ama Başbakan'la aynı ilişkiyi kuramadık, ne benden önce ne de benim dönemimde. Zaman zaman bekledik de.. Ama Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan göreve gelir gelmez medya temsilcilerini Ankara'ya çağırdı. "Medyanın sorunları nedir" diye sordu, anlattık, "Bundan sonraki toplantıları birlikte yapacağız, yolu birlikte çizeceğiz" dedi ama henüz arkası gelmedi.

 

-Gazetecilerle ilgili  iki görüş var. İlk gruptakiler gazetecilerin baskıya fazla direnmediğini düşünüyor, ikinci gruptakiler ise ekonomik sıkıntılar nedeniyle direnmemelerini anlayışla karşılıyor. Siz hangi gruptasınız?

 

-Çok zor bir soru. Aklıma bir anekdot geldi: Doğan Heper Milliyet'in genel yayın yönetmeniyken yanına gider sorunları anlatırdık, "Dinledim, sen de haklısın...sen de haklısın!" derdi...
 

Ekmek aslanın ağzında, bunu kabul ediyorum. Hatta konuştuğumuz raporu açıkladığım basın toplantısına gelen gazeteci arkadaşların çoğu 1500 lira maaş alıyordu. "Yetmiyor ama mecburen bu koşullarda çalışıyoruz..."dediler. Başkaldırdığında o da gidiyor, çocuğu aç kalacak, aile perişan olacak. Ama öte yandan dik durmak, mesleğe sahip çıkmak, ilkeler, demokrasi, özgürlükler derken de başkaldırmak normal demokratik refleksler. Onu yaptığında da bu sefer işyeri seni atıyor... Gerçekten o da haklı, bu da haklı. Ne yapacağını şaşırmış durumda gazeteciler. Ama benim açımdan doğrusu, doğru bildiğini, hak bildiğini özgürce söyleyebilmelisin. Sonucuna katlanmak da  o insana bağlı. Ama söyleyeceğiz. Şuradaki bir sanatçının bize bağışladığı heykele bakın. Ağzı dikilmiş, her tarafı tellerle kapatılmış ama düşünce özgür, başı yukarıda, düşünüyor. Düşünceye engel yok...Söyleyeceğiz, söylemeye devam edeceğiz. Bu mesleğin yaşaması lazm, gelecek kuşaklar için yaşaması lazım. İfade özgürlüğüne biz sahip çıkacağız, başka kimse değil. Yasımızı kimse tutmuyor, Kral'ın (Suudi) yasını tutuyor Türkiye ama gazetecinin yasını tutan yok!

 

 

-Raporun açıklandığı basın toplantısında 2015 için de karamsar konuşmuştunuz, neden?

 

-Evet. Benim açımdan, 40 yıldır böyle bir dönem yaşamadık özgürlükler açısından ama 2015'de bunları daha fazlasıyla yaşayacağımız korkusu taşıyorum. Neden? Çünkü 2014'deki yerel seçimdi, şimdi genel seçim var. Lokma aslanın ağzında. Herkesi onu kaybetmemek için aslan gibi kükreyecek. Genel seçimde kaybetmeme pahasına bakalım neler yaşayacağız?..

 

Cenk Başlamış

 

2.2.2015

 

 

 

Portre/Pınar Türenç

 

Mesleğe Milliyet'te başladı, muhabirlik, röportaj ve siyaset yazarlığı yaptı. Güneş'te, Star TV'de, Show TV'de, Hürriyet'te, TV 8'de çalıştı. 2 kez "yılın gazetecisi" seçildi, "yılın röportajı" ödülünü aldı. Cumhuriyetin 75. Yılında Harran'daki Cumhuriyet şölenini hazırladı, Güneydoğu'yu ilk kez klasik bale ile buluşturdu. Kız çocuklarının okuması için projeler üretti. Kadın işçilerin sorunlarının çözülmesi için uğraştı. İstanbul ve Marmara ünivesiteleri iletişim fakültelerinde ders verdi. Pek çok sivin toplum örgütünün yönetiminde görev aldı. Çok sayıda ödül sahibi. 2013'de Basın Konseyi başkanlığına seçilerek bu göreve gelen ilk kadın oldu. Gazeteci-yazar Tufan Türenç'le evli.