Fotoğrafların dili...

29 Mayıs 2016 Pazar  |  KÖŞE YAZILARI

Bazen fotoğraflar ne olduğunuzu, nereye doğru gittiğinizi kelimelerden çok daha iyi anlatır. Alan Kürdi'nin sahile vuran küçücük cansız bedeninin ortaya koyduğu mülteci dramını hangi kelimeler anlatabilir ki? 

Ya dedesinin kucağında keskin nişancının kurbanı olan üç aylık Miray Bebek'in alnının ortasında, Hintli kadınların alınlarındaki 'bindi' gibi duran kurşun yarasının bize anlattığı Kürt dramını anlatmaya hangi söz, hangi kelimeler yeterli olur ki?

175 gün sonra bazı sokaklarında ablukanın kaldırıldığı Sur'un boynu bükük halini hangi cümleler fotoğraflar kadar anlatabilir ki? Beş bin yıl her türlü doğa koşuluna dayanmış, onlarca işgal görmüş tarihi Sur'un boynu büküklüğünü, arkası tamamen yıkılmış,üzeri kurşunlarla delik deşik olmuş dört ayaklı minarenin hüzünlü yalnızlığını, evini bulmak için yüksek bir damın üstüne çıkıp dümdüz edilmiş sokaklarda evini arayan ve evinin yerinde yeller estiğini gören insanların gözlerindeki o umutsuz ifadeyi kim, nasıl anlatabilir ki?

6 milyon insanın iradesini yok saymanın utancını duymadan, kendilerinin de bir parçası oldukları Meclis'in feshedilmesi için oy veren o koca koca adamların katıla katıla gülerek, şen şakrak poz verdikleri o unutulmaz kareyi nasıl tasvir edebilirsiniz ki? Anayasaya aykırı anayasa değişikliğine evet diyerek bir emri yerine getirmenin dayanılmaz hafifliği vücut dillerine yansımıştı...Bir başka karede ise yine çok mutlu, çocuklar gibi şen kadın milletvekilleri rengarenk giysileri içinde gülerek kameralara poz veriyorlardı...Demokrasinin olmazsa olmazı Meclis'in feshi ne büyük bir rahatlama yaratmıştı hepsinde...Bir de ellerinde kullanmadıkları oy pusulaları ile fotoğraf çektirenler vardı...

Bir başka fotoğraf karesi var ki, sizi alıp 1930'lar Almanyası'na götürüyor. Adının önünde bakan, başbakan, milletvekili yazan bir dolu insan askeri bir düzen içinde ayağa kalkmış, hazır ol vaziyeti almış, huşu içinde Reis'in mesajını dinliyor. Sanki bir siyasi parti kongresi değil, bir mesihe tapınma ayini gibi...Adalet Bakanı Reis'e hitaben "AK Parti'nin tek bir lideri vardır. O da Recep Tayyip Erdoğan'dır" derken, yeni Başbakan da Anayasaya aykırı olan bu durum sanki olağanmış gibi  "Yapmamız gereken fiili durumu yasal hale getirmektir. Bunun yolu yeni anayasa ve başkanlık sistemidir" mesajını veriyor...

"The 100" diye bir bilim kurgu dizisi var. Alie adında güzel bir kadın görünümündeki yapay zeka, nükleer felakette taş taş üstünde kalmamış dünyada, uzaya çıkarak hayatta kalan insanların 100 yıl sonra dünyaya dönen çocuklarına ve mağaralarda hayatta kalmayı başarabilmiş bir avuç insana bir 'çip' yutturarak, hepsinin zihnini kontrol altına alıyor. Böylece hayatta kalan insanlar topluca Alie'ye itaat ederek, gerçek dünyayı değil, Alie'nin onlara gösterdiği sahte cenneti görüyorlar. Ancak çipin etkisinden kurtulanlar mahvolmuş dünyanın korkunç yüzünü görebiliyorlar. Kitleler gerçekleri değil de propagandanın o sahte dünyasında, karizmatik liderlerin tıpkı mesih gibi toplu ayinlerle yeniden ürettikleri gerçeklikte yaşamaya başlayınca, ne yazık ki uyandıklarında karşılaştıkları manzara hiç de iç açıcı olmuyor. AKP Kongresi'nden bir fotoğraf karesi ile tarihe düşülen not da kitlelerin kendi gerçekliğine hapsolma halini sayfalar dolusu yazıdan daha iyi anlatmıyor mu?

Bir başka fotoğraf karesinde ise, Cumhurbaşkanı, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkanları birlikte Rize'de çay topluyorlar. Sayıştay denetim raporları Meclis'e gelmezken, son karar merci Yargıtay'ın sonuçlandırması gereken binlerce dava dosyası beklerken, iktidarın tüm idari tasarruflarının tarafsız denetimi hayati iken yüksek yargı başkanlarının bu gezide ne işi var diye soranlara Cumhurbaşkanı cevap veriyor:"Çay nasıl ekilir, nasıl toplanır, nasıl elde edilir, bu gezide o güzellikleri yaşatacağımıza inanıyorum". Ve Cumhurbaşkanı tüm gezi boyunca HDP milletvekillerini terör eylemlerine katılmak, bölücülük yapmak ve ülke bütünlüğünü bozmakla suçluyor, süratle yargılanmalarını istiyor. Ve çay nasıl ekilir nasıl toplanır gezisinde çayın nasıl toplandığına ilişkin şu sözleri söylüyor: "Terörle mücadelede Rabb'im inşallah bizleri bir an önce zafere ulaştırsın, diyorum. Şuna hep birlikte inandık; Şehitler Tepesi boş değil. Bunlarla mücadelede Allah'ın izniyle şuna emin olun, er veya geç zaferle bu iş noktalanacaktır. Ve şu andaki günler, bunların iyi günleridir. İşte parlamentoda milletimizin dediği oldu. Milletimiz ne istiyordu. Diyordu ki 'Biz bu millete ihanet edenleri Türk milletinin parlamentosunda görmek istemiyoruz.' Netice de bu oldu. 376 milletvekilinin oyuyla bu iş gerçekleşti. Parlamentoya kesilmek istenen bileti, parlamento 'hayır' dedi, bunun kararını yargı vermelidir ve yargıya gönderiyor..."  

Bu geziden fotoğraflara yansıyan karelerle ilgili çok şey söyleyebiliriz...Bunun anayasa ihlali olduğu hatırlatmasından Yüksek yargıçlarımızın bu geziye katılarak yargının bağımsız ve tarafsızlığına büyük gölge düşürdüklerine kadar bir çok evrensel kriteri dile getirebiliriz. ABD Başkanı salona girdiğinde ayağa kalkmayı yargıçlık onuruyla bağdaşmaz bulan Amerikan yüksek mahkemesi yargıçlarının davranışını örnek gösterebiliriz. ABD'nin eski başkanı John Quincy Adams'ın Amistad köle gemisindeki kölelerin özgürlüğünü, Amerikan Temyiz Mahkemesi'nde ABD Hükümetine karşı savunmasını hatırlatabiliriz...Faydası olur mu? Sanmam... Yazının başından beri fotoğrafların diline sığınarak anlatmaya çalıştığım Yeni Türkiye'de farklı olanı düşman, Kürtleri, Alevileri, yabancı gördüğü herkesi tehdit gören şoven milliyetçi zihniyetin yanında hizalanmanın nasıl yakıcı sorunlara yol açacağını görmeyen, başta ana muhalefet olmak üzere, yapay zeka Alie'nin çipini yutmuş kitleler var maalesef. Hannah Arendt'in yazdığı gibi yapılanların hepsi uyuşturulmuş kitlelerin desteği ve fanatik yandaşların onayıyla yapılmaktadır. Kötülüğün banalliği bu olsa gerek...