Ölümü bekleyen mahkumlar gibiyiz

11 Haziran 2016 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Barışı beceremeyenler savaşa bahane bulma yarışına girerler. Ölümler arttıkça bahanelerin ardı arkası gelmez. "İlk insanla başlayan bu mücadele kıyamete kadar sürecek" açıklamalarıyla terör sıradanlaştırılmaya çalışılır.

Ne yazık ki, sorumluluktan kaçan, kişisel önceliklerine ve hırslarına hapsolmuş popülist siyasetçilerin faturasının bedelini toplumlar er geç öder. Ölerek öder...fakirleşerek öder...geleceği elinden alınarak öder...Ama mutlaka öder!..    

Biz şimdiden ödemeye başladık bile...Hepimiz, her gün bombaların patladığı, sokakların kan gölüne döndüğü, hukukun değil silahların konuştuğu, kötülüğün sıradanlaştığı bir ülkenin vatandaşları olarak sanki devasa karanlık bir toplama kampında ölüm sırasını bekleyen mahkumlar gibiyiz...

"Anayasaya uymayacağım" diyen bir cumhurbaşkanı, "anayasa ne derse desin"  diyen bir başbakan, ölüm tehdidi nedeniyle Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na 'geçmiş olsun' demeye dahi gerek görmeyen ve aba altından sopa göstererek "..Hala Türkiye'de bu cümleler kurulabiliyorsa, terör örgütleriyle ilgili, terör mensuplarıyla ilgili bunun takdirini millete bırakmak gerekiyor" diye konuşabilen bir cumhurbaşkanı sözcüsü ile nasıl bir geleceğimiz olabilir ki? 

Ekonomi ve Barış Enstitüsü'nün her yıl yayınladığı Küresel Barış Endeksi'nde 163 ülke arasında 145'inci sıradaki yerimiz yarınların nasıl olacağı hakkında yeterince aydınlatıcı değil mi?.. Neredeyse Suriye, Güney Sudan, Irak, Afganistan ve Somali'ye yaklaşmışız. Tablo bu kadar karanlık...Birleşmiş Milletler'e göre savaşa ve çatışmalara ayrılan paranın sadece yüzde 2'si ile barışı tesis etmek mümkün. Ne var ki, barış demek aydınlık demek, şeffaflık demek, hesap vermek demek, hukukun üstünlüğü demek...Oysa endeksin son sıralarında yer alan ülkelerin hepsi akılla, hukukla, demokrasiyle bağlarını koparmış karanlığa hapsolmuş ülkeler.

7 Haziran 2015 seçimlerinden tam bir yıl sonra artık şiddetin sokaklarda kol gezdiği, dünyada bir kaç otoriter ülke dışında dostu kalmamış, demokratik ülkelerin dünya için bir tehdit olarak gördüğü, ekonomisi hızla bir çıkmaza koşan, anayasası ve siyaseti askıya alınmış bir ülke tablosu ile karşı karşıyayız. Demokratik bir ülke olmayı beklerken, 7 Haziran seçimlerinde başkanlığa giden yolu tıkayan partilerin ve seçmenin en ağır şekilde cezalandırıldığı, Cumhurbaşkanı'nın tam da 7 Haziran'ın yıldönümünde, "bunu onların yanına bırakmam" sözünün gereğini yaparak Kürt ve muhalif bazı milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldıran düzenlemeyi (yasa demeye dilim varmıyor)  onayladığı bir ülkeye uyandık. 

Bundan bir yıl önce kutuplaşmadan şikayetçiydik. Şimdi bu kutuplaşma artık düşmanlığa dönüştü. Şiddetin artacağından endişeliydik, kan deryasında boğulmak üzereyiz. Üstüne üstlük karanlığı daha da koyulaştıracak ve daha çok kan akıtacak düzenlemeler yağmur gibi geliyor. Devlet dediğimiz organizasyon bütünüyle denetim dışına çıkarılıyor, hesap sorulamayacak bir yapıya dönüştürülüyor. Ana muhalefet Partisi Genel Başkanı dahi hem de Başbakan ve İçişleri Bakanı'nın önünde ölümle tehdit ediliyor. Aslında Kılıçdaroğlu'na elindeki kurşunu fırlatan, daha doğrusu fırlattıranlar bir yandan tüm muhaliflere ölümle gözdağı verirken, diğer yandan şiddeti önleyememenin hesabının sorumluluğunu gözlerden saklamak istiyorlar.

Adına ister derin devletin tahkimi deyin ister askeri-endüstriyel kompleksin inşası deyin, bundan sonra herkes "ben devletim" diyenlerin sopasının tadını tadacak. Kendilerine dayatılan yaşam ve düşünce biçimine hayır diyenler, "devlet benim" diyenlerin şiddetinin hedefinde olacak. Çünkü HSYK kararnamesiyle yargıya ayar verilirken muhalif milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı. Şimdi  2010 yılında askeri darbeye zemin hazırlıyor gerekçesiyle kaldırılan EMASYA Protokolü yeniden geliyor. Her ne kadar askere operasyon yetkisi bakanlar kuruluna bırakılmışsa da, bu yetki alındıktan sonra asker ev ve işyerlerine yargı izni olmadan girebilecek ve öldürme dahil her türlü önlemin alınması, yargıya intikal etme endişesi olmadan, komutanın keyfine bırakılacaktır.

MİT'e zaten dokunulmazlık sağlanmıştı...yetmedi bir yönetmelik ile silahlarını kayıt altına almama güvencesi verildi. Artık asker ve MİT dokunulmazlığa sahip yegane kurumlar. Cumhurbaşkanı ise, saymadığı Anayasa'ya göre zaten hesap vermez ve dokunulamaz. Maalesef bu hesap vermeme durumu yasa tanımazlıkla eş tutuluyor. Nitekim Meclis'te bir milletvekilinin "Cumhurbaşkanı'nın danışmanlarına ne kadar maaş ödeniyor?" sorusuna bunun kamuoyunu ilgilendirmediği cevabı verildi. Vatandaşların vergilerinin nasıl harcandığını soramadığı ülkelerin artık bir demokrasi, bir hukuk devleti olmadığını küçük çocuklar bile biliyor artık.

Hesap vermekten kaçan tüm siyasetçiler ya da yöneticiler kitlelerin algısını kontrol etmek için, hem gerçekleri yeniden yazmaya hem kavramları yeniden tanımlamaya hem de tehditi bir siyasi araç olarak kullanmaya kalkışırlar...Cumhurbaşkanı'nın hiçbir hesap vermek zorunda olmadığının kitlelere yeniden yeniden anlatılması gibi...terörle mücadelede başarısızlığın saklanması için "ilk insanla başlayan bu mücadele kıyamete kadar sürecek" denmesi gibi...ülkenin tehlikeli bir yalnızlığa hapsolmasının suçunu bir "üst akıl"ın komplolarıyla açıklamak gibi...ekonomideki zorlukların faiz lobisiyle izah edilmesi gibi...Bazen gerçeklik algısı o kadar yitirilir ki, Müslüman şampiyon Muhammed Ali,  "ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı kutlu mücadele verdi" diyerek yüceltilirken aynı anda hoşa gitmeyen bir kararı savundukları için Türk asıllı Alman Parlamenterlerin kan testine tabi tutulması istenebilir. Bakanlar "kanı bozuk, sütü bozuk" derken, danışman profesör "buraya ayak basmasınlar" uyarısı yapabilir. 

Ancak, çuvaldızı başkalarına batırırken küçücük bir iğneyi bile kendilerine batıramayan ve dış politikayı iç politikanın uzantısı olarak gören anlayışın tepkilerinin ölçüsüzlüğü bu kadarla da kalmıyor. İkide bir 'Almanya'da yaşayan 3-3.5 milyon Türkiye vatandaşı'  vurgusuyla Almanya tehdit ediliyor.  Böyle bir ifadenin Almanya'da yaşayan tüm Türkiye vatandaşlarını nasıl zan altında bırakacağı ve potansiyel suçlu haline getireceği düşünülmüyor...Ne yazık ki, içeride düşmanlığa dönüşen kutuplaşma siyaseti üzerinden Yeni Türkiye denilen totaliter rejim inşasına hız verilirken, ölçüsüzlüğümüzün ve hoyratlığımızın ağır faturasını sadece Türkiye içindeki yerleşikler değil, yurt dışında özellikle Avrupa'da yaşayan vatandaşlarımız da ödeyecek...