Gerçeklik algısını yitirmek

27 Haziran 2016 Pazartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Felaket filmlerinin ortak özelliğidir. Felaket öncesinde, çok sayıda işaret olmasına rağmen, küçük dünyalarının yıkılmasından korkan çoğunluk bu işaretleri görmezden gelir. Son bir yıldır sanki bir felaket filminin içinde yaşıyor gibiyiz. Felaketin öncü sarsıntıları çoktan başladı. Asıl büyük darbenin geldiğini gösteren işaretlerin sayısı ve sıklığı artıyor. O meşum ana hızla yaklaşıyoruz. 

Bizi bu darbeden koruyacak tüm kalkanlar yok edilmiş. Hukuk yok. Adalet yok. Kurallar yok. Kurumlar yok. Toplumun hemen her kesiminden çığlıklar yükseliyor. Akademik dünya, aydınlar, üniversite öğrencileri, lise öğrencileri, kadınlar, gazeteciler, yatırımcılar, turizm sektörü, ihracatçılar...hepsi çığlık çığlığa.
 
Sadece bugünü kaybetmiyoruz. Yarınlarımızı da yitiriyoruz. Gençlerimizi yaşatmak, eğitmek, evrensel değerlerle donatmak yerine, onların canları, kanları üzerinden güç devşirmeye çalışıyoruz. "Toprak kanla sulanmazsa vatan değildir" hamasi söylemi ile çağdaş dünyanın kapılarını birer birer onların yüzüne kapatıyoruz. Geçtiğimiz yıla kadar, Türkiye'yi Avrupa ülkeleri arasında sayan ABD üniversiteleri, Türkiye'yi bir alt lige atarak Ortadoğu ülkeleri arasına almış. Dolayısıyla Türk öğrencilerin ABD üniversitelerine kabulü zorlaşmış. 

Türkiye'nin küme düşmesinin nedenlerinin başında eğitim kalitemizin yerlerde sürünmesi geliyor. Durumun vehametini TEOG ve YGS sonuçları açıkça ortaya koyuyor. Öyle ki, ortaokul son sınıf öğrencilerinin katıldığı TEOG sınavlarının sonuçlarını "vahim" olarak nitelemek dahi durumu yeterince açıklamıyor. Matematikte 100 üzerinden 50'yi tutturamıyor öğrencilerimiz. Ama liseye geldiklerinde, bu not 100 üzerinden 19.8'e düşüyor. Fende ise ortaokulda 56 olan notları lisede 13.91'e iniyor. PİSA testlerinde ortalamanın çok altındayız. Neresinden bakarsanız bakın, şehitlik edebiyatı yaparak "kininin, dinin takipçisi gençler" hamasi söylemiyle çocuklarımızı bu hale getirenleri hayırla anmak mümkün değil.

Durumun farkında olan liseliler haykırıyor. Ülkeyi yönetenler ise bu çığlıklara kulaklarını tıkamış hala "üst akıl", "Üst akıl olarak beslediğiniz o beslemelerin tahribatları..."  diyor. Gençlere seslenirken ne daha iyi bir gelecek vaatleri var ne de onları hayatta tutma çabası. Hatta toprakların vatan olabilmesi için "ya şehit kanı ya da imar işlemleri" diyecek kadar gençlerin ölümlerini sıradanlaştırıyorlar. Nitekim Cumhurbaşkanı,   "...Ecdadımız o kadar önemsemiş, o kadar sevmiş ki, askerimize küçük Muhammed anlamına Mehmetçik demiş. Onun için de şu anda birçok şehit veriyoruz ama bilesiniz ki toprağı vatan yapabilmek ancak şehitlerle mümkündür. Aksi takdirde hangi arazinin imar görmesi oradaki bazı işlemlere tabidir. Bu toprakların da vatan olması şehit kanlarıyla yoğrulmasıyla mümkündür"  diyebiliyor...

Kendilerinden evrensel standartları yakalayan bir meslek sahibi, bir bilim insanı, bir yazar, bir sanatçı olmaları istenmeyen, imar işlemleri yükünden kurtulmak için şehit olmaları istenen gençler ise kendilerine önerilen bu karanlık geleceğe ve otorite karşısında boynumuz kıldan ince diyen ebeveynlerinin sessizliğine karşı "susmuyoruz!" diye haykırıyorlar. 90 yıllık Cumhuriyetin demokrasi mücadelesini 16-17 yaşındaki çocuklarımızın sırtına yükleyerek, onları cehaletin eline teslim eden bizler bu çığlığı duymazsak, çocuklarımızı feda etmenin derin utancı yakamızı asla bırakmayacak. 

Ne diyor çocuklar?

"Dindar nesil yetiştireceğiz diye, liseler sistematik bir şekide karanlığa götürülüyor! Amacı dinci bir nesil yetiştirmek olan bu eğitim sistemini istemiyoruz...Müzikli eğlence isteğimiz reddedildi, vatan hainliğiyle suçlandık. Gerici baskılardan uzak bir okulda eğitim görmek istiyoruz...Karma eğitimin devamını istiyoruz...Düzenlemek istediğimiz konferanslar engellenirken, gerici kurumların konferanslarına zorla götürülüyoruz. Saçımıza, makyajımıza, giyinişimize karışan, tek din, tek mezhep anlayışını bize dayatan, antibilimsel, cinsiyetçi, homofobik, eğitim sistemini sorgulamayan, biat eden, dindar bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Evrim teorisi işlenmeyen  fen bilgisi derslerinin ve sorgulamaya açık olmayan zorunlu din derslerinin eseridir öfkemizin nedeni.
Susmuyoruz! Sinirliyiz! Üzgünüz! Ama umutsuz değiliz!" 

Bu çığlığa kulaklarını tıkayanlar, beyin göçünü durdurmak için bir Amerikalı danışmanlık şirketi ile anlaşmışlar. Ülke içinde barış, demokrasi, özgür bir ortam, hukuki güvenlik, çağdaş bir eğitim talep edenleri "üst akıl, hain, terör maşası" diye suçlayarak mahkeme mahkeme süründürür, hapishanelere tıkarken, nüfusunun neredeyse üçte biri zar zor geçinen bir ülkenin güç bela topladığı vergileri liselilerin, akademisyenlerin, hukukçuların söyleyeceklerinden farklı bir öneri getirmeyecek olan Amerikalı bir şirkete aktarmak olsa olsa gerçeklik algısını bütünüyle yitirmekle açıklanabilir. Kaldı ki, dünya Türkiye'yi hızla dünya sisteminin dışına çıkarmaya başlamış. ABD'de süren Zarrap, Tivnikli davalarından saçılan belgeler, Avrupa Konseyi'nin "Türkiye'de her şey 17-25 Aralık'ta yolsuzluk dosyasıyla başladı" diyen ve Türkiye'nin tekrar "izleme statüsüne" düşürülmesini öneren sert raporu, Birleşmiş Milletler'in "insan hakları" uyarıları, ABD ve diğer Batı başkentlerinden her gün yükselen ve dozu giderek sertleşen "demokrasi" uyarıları ortadayken ve Türkiye vatandaşları akın akın başka ülkelere yerleşme arayışındayken bir Amerikalı danışmanlık şirketi ne önerebilir? Doğrusu merak ediyorum...

"Şimdi artık Türkiye'de güven ve istikrarı kalıcı hale getirmenin tek bir yolu kaldı, başkanlık sistemi ve yeni anayasa...Türkiye istikrar, demokrasi, insan hakları ve ve reformlarda çok önemli mesafeler aldı, bu  tabi bazılarını kıskandırıyor" diyecek kadar gerçeklerden kopmuş bir hükümetin ne liselileri, ne Amerikalı şirketi ne de  "...Çok yazık ve çok acı. Bugünler eski bir yargıç olarak benim için yas ve utanç günleridir. Ülkem, hukuk fakülteleri, hukukçular özellikle de TBMM'deki hukukçular ve öğrencilerim adına bu denli utandığımı hiç ama hiç anımsamıyorum. İmdat çığlıklarını duyup değerlendirenler de ortalıkta yok...Umutsuzum. Yasama organı, dilerim tabuta son çiviyi çakmaz"  diye haykıran Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk'un uyarılarını duymasını beklemek abesle iştigaldir. 

Çünkü dünyayı sadece kendi iktidar çıkarlarının penceresinden izliyor ve öyle algılıyorlar. İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkma kararını "AB çöktü" sevinç nidalarıyla karşılamaları ve AB çökünce Türkiye'nin çökmeyeceğini sanmaları dahi dünya sisteminden ve gerçeklerden ne kadar koptuklarının kanıtı değil mi?