Dış politikada çark edebilir miyiz?

28 Haziran 2016 Salı  |  SERBEST KÜRSÜ

Aynı gün hem İsrail'le müzakerelerde anlaşmaya varıldığı açıklandı hem de Erdoğan'ın Rusya'dan özür dilediği haberleri medyaya düştü. 

Otokrasinin sınırlar dışında işe yaramadığının fark edilip, dış ilişkilerde gidişatın "hayırlı" olmadığının anlaşılması ve bundan dönülmeye çalışılması mutluluk vericidir. 

Fazlasıyla hak etseler de, AKP ve Erdoğan'a, efelenmeyi sürdürememe veya tükürülenleri yalamak zorunda kalma gibi ithamlarla saldırmanın şu sıra fazla bir anlamı yok. 

Tartışmaları ülkenin selameti ekseninde yürütmek daha doğru olur. 

***

Türk dış politikasının, mesela 10 yıl öncesiyle şimdiki hali arasında geceyle gündüz kadar fark olduğu kanısındayım. 

Öncesinde hemen herkesle dosttuk. "Medeniyetler ittifakı" girişiminin iki ayağından biriydik. Avrupa Birliği projesine dört elle sarılmıştık. ABD ile İran arasındaki nükleer krizde, arabuluculuk konumuna gelebilmiştik. İsrail ile Araplar arasındaki anlaşmazlıklarda çözüm için ilk akla gelendik.

ABD, Türk hükümetini "Büyük Ortadoğu" projesinin eş-başkanı ilan etmişti. Rusya ile işbirliğimiz en verimli günlerini yaşıyordu. Erdoğan, Esad'ın tatil arkadaşıydı. Yunanistan ve Ermenistan ile sorunlarımızı çözmek için masaya oturmuştuk. Kıbrıs'ta çözümün eşiğinden döndük. Ve sonuçta, 2008'de 192 ülkeden 151'inin oylarıyla Birleşmiş Milletler Konseyi geçici üyeliğine seçilmeyi başardık. 

Şimdiyse, tersine, neredeyse müttefikimiz kalmadı. Herkesle hasımız. ABD ve Avrupa'nın bizi yok etmeye ve Türkiye'yi parçalamaya çalıştığını söylüyoruz. Daha düne kadar misilleme yapar diye Rusya'yı kolluyorduk. Suriye'nin bir numaralı düşmanıyız. Irak'la kavgalıyız. Mısır, İhvanla ilgili takındığımız "kraldan çok kralcı" tavrı unutmuyor. İran'la bir mezhep çatışmasının karşı kutuplarıyız. Katar dışında aramızın iyi olduğu tek bir Arap ülkesi yok! Bugünkünden görece daha itibarlı olduğumuz 2014 yılında, Birleşmiş Milletler Konseyi geçici üyeliğine seçilmeyi başaramayışımız, nahoş değişimin de bir göstergesidir. 

***

Bu değişimi Erdoğan ve AKP'nin de görmemesi mümkün değildir. Bu nedenle dış ilişkilerde yeniden eski günlere dönme arzusu anlaşılabilir bir şeydir ve desteklenmelidir. 

Ne var ki, bu hiç de kolay değildir. 

AKP'nin dış politikadaki "saadet günlerinde", Türkiye ve hükümet itibarlıydı. "Milli görüş" gömleğini çıkardığını ve "muhafazakâr demokrat" siyaset izleyeceğini söyleyen bir parti vardı. Avrupa Birliği değerlerinin öylesine arkasındaydı ki, "Avrupa Birliği olmazsa, Kopenhag kriterlerine 'Ankara kriteri' diyerek" yoluna devam edecekti. "3 Y yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele" temel düsturdu ve buna uygun değişiklikler hayata geçiriliyordu. Derviş'in hazırladığı ekonomik programa sadakatle uyulmuştu. Küresel krizi aşmak için piyasaya sürülen bol para, ekonomik göstergeleri parlattı. Sonuçta, Türkiye, küresel sistemin sorunsuz, gelişme gösteren; Batılıların Müslüman ülkelere rol-model olarak sundukları, Ortadoğu ve Afrika halklarının gıpta ile baktıkları bir ülke haline geldi. 

Şimdiyse bu olumlu algı, ters yüz oldu. Daha fazla demokrasi ve hukukun üstünlüğü için çabalayan ülke yerini; yasama, yargı ve yürütmeyi zapturapt altına almış bir tek adam rejimine bıraktı. Artık iktidar, farklı yaşam tarzlarına hoşgörüsüzdü ve dindar bir nesil yetiştirme peşindeydi. Üstelik -hiç bir İslam ülkesi sempatiyle bakmadığı halde- "İslam ülkelerinin Türkiye'den sorulacağı" bir yeni Osmanlıcılığa soyundu. Artık adı, Batı'nın tüylerini ürperten radikal İslamcı örgütlerle birlikte anılır oldu. Bir zamanlar itibar sağlayan 3Y'ye ihanet edildi. Yolsuzluk iddiaları ayyuka çıktı. Yasaklar, darbe günlerine rahmet okutur hale geldi. Ülkenin belli bölgelerinde çatışmalar sürmekte ve bir iç savaş tehdidinden söz edilmektedir. Bir yandan devlet destekli havuz medyası oluşturulurken, öte yandan diğerleri "yola getirildi". Halk "sahibinin sesine" mahkûm edildi. Borca dayalı bol para, üretim yerine tüketime harcandı. Bozulan ilişkilerin de katkısıyla ihracatımız düştü. Turizm SOS vermeye başladı. 

***

İki ülke, masaya oturduklarında, aslında, -tartışılan sorunlardan öte- yukarıda dile getirmeye çalıştığımız arka plan da masadadır. İlk arka plan ne kadar aydınlıksa, ikincisi o kadar karanlıktır. 

Her şey bir yana, önceden anlaşmaların tarafı devlet iken, bugün artık anlaşmanın tarafının Erdoğan olduğunu bilmeyen yoktur. Ve ne yazık ki, Erdoğan algısı olumsuz bir algıdır. "Ey!" diye başlayan nutuklar atıp "had bildirmeye" çalışan biridir O! 

Başta ABD ve Avrupa olmak üzere, Dünya'nın çoğu ülkesinin en temel kaygısı "siyasal İslam" iken, Hükümet, kör gözün parmağına ümmetçi söylemlerle Dünya Müslümanlarına liderlik iddiasındadır. 

Türkiye yasaları hiçe sayabilen, hoşuna gitmediğinde veya tehdit olarak gördüğünde şirketlere el koyabilecek, kayyum atayacak bir ülkedir artık. Ve ihale yasalarının sürekli değiştirildiği, taze varlık barışıyla sorgusuz-sualsiz ve vergisiz para transferi yapılabilen; kurun ve faizin ne olacağına muktedirin karar verdiği bir ülkedir. 

***

Elbette nüfusuyla, stratejik konumuyla, yüksek Pazar hacmiyle Türkiye başka devletlerce her zaman dikkate alınacaktır. Mevcut olumsuzluklar, onların Türkiye'yle masaya oturmalarına engel değildir. 

Hele hele kimin elinde patlayacağı belirsiz milyonlarca mülteci varken, radikal İslamcılar için transit noktasıyken, petrol ve doğal gaz geçiş yollarının en gözde kavşaklarından biriyken, dahası büyük bir pazarken Türkiye ilgi görmeyi ve anlaşmaların tarafı olmayı sürdürecektir. 

Ne var ki, mevcut karanlık görüntü, masaya yansıyacaktır. Masanın karşısındakiler, muteber bir muhatap yerine güvenilmez biriyle akit yaptıklarını düşüneceklerdir. 

Zarrab davası gibi uluslararası arenaya taşan hukuk süreçlerinin, pazarlık masasına koz olarak sürülmesi ihtimali ise, tek kelimeyle ürperticidir. Özellikle de, muktedirin tutum ve davranışlarına yön veren en önemli motivasyonun, her ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürme olduğu endişem doğruysa, tam bir trajedidir. 

Bir başka sıkıntı, halka izahta güçlük çekilecek anlaşmalar yapmak ve halkla muhataplara taban tabana zıt şeyler söylemek zorunda kalmaktır. Yönetimin, "bizden korkan, bizi kıskanan dış düşman" söylemine ihtiyacı artarak sürmektedir. Zira sıkıntılar büyümektedir ve bunların birilerine fatura edilebilmesi gerekir. 

Dr. Ömer Dönderici