Edirne notları: Modern ve karma

09 Temmuz 2016 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Bayramın üçüncü günü, sıcak demeden, yağmur demeden attık kendimizi yollara ve ayaklarımız yine bizi Edirne'ye götürdü. Her bayram muhakkak Edirne'ye uğramak bizim için neredeyse bir aile klasiği oldu diyebilirim.

Edirne, Marmara'nın Trakya kesiminde, Yunanistan ve Bulgaristan sınırında yer alır. Sınıra bu kadar yakın olması sebebiyle yöre halkından duyduğumuza göre hafta sonları Yunanistan ve Bulgaristan'dan Edirne'ye geçişler olur; özellikle sebze meyve alışverişlerini ve sair ihtiyaç alışverişlerini yapar sonra  memleketlerine dönerlermiş. Bu anlamda çok da kozmopolit bir yapısı var. Üniversitenin de şehre verdiği mizaç diğer illere kıyasla daha modern ve karma. Bölgede karasal bir iklim hakim. 25 Kasım 1922 de Türk egemenliğine girdikten sonra Karaağaç bölgesinin de 15 Eylül 1923 de Türkiye'ye katılmasıyla şehir bugünkü sınırlarına kavuşmuş. Bir zamanlar Osmanlı'ya başkentlik yapması dolayısıyla şehir han, cami, çarşı gibi eserlerle doludur. Osmanlı döneminde çini ve seramik sanatlarının önemli merkezlerinden olduğu için buradaki saray ve önemli merkezlerin içerisi çinilerle süslüdür.

Edirne'ye ulaştığımızda ilk durağımız, her zamanki gibi, Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii oldu. II. Selim'in Mimar Sinan'a yaptırdığı bu caminin yapımına, kapısındaki kitabeye göre, 1568 yılında başlanmış. Rivayete göre caminin yapılacağı arsanın üzerinde bir lale bahçesi varmış. Bahçenin sahibi başlarda arsanın satılmasını istememiş. En sonunda, caminin içerisine bir lale motifi konması şartı ile arsasını satmış. Mimar Sinan da bu motifi mermer ayaklardan birine işlemiş, motifin ters işlenmesinin sebebi ise arsa sahibinin tersliğini vurgulamak içinmiş. Caminin en büyük özelliği, bütün Edirne'den görülebiliyor olması. Caminin açılışı 1574 için planlanmışsa da II. Selim'in ölümünün ardından ancak 1575'de ibadete açılabilmiştir. 2000 yılında da, Selimiye Camii Unesco tarafından Dünya Mirası listesine alınmış; 2011'de de Dünya Mirası olarak tescil edilmiştir. Camiyi gezerken, içerisindeki işlemeler ve heybetli duruşu karşısında hayran kalmamanız mümkün değil.

Edirne'de, Selimiye Camii dışında, Üç Şerefeli Camii, Eski Camii ve Dar-ül Hadis Camii de bulunmaktadır. Bir sene, yine Edirne ziyaretimizde, iftar sonrası teravih için Selimiye Camii'nde yer bulamayınca, Eski Cami'yi görme ve orada teravih kılma imkanımız olmuştu. Selimiye kadar olmasa da, Eski Cami de içerisindeki süslemeler ve tarihi yapısı ile göz kamaştırıyordu. İçerisinde süslemelerin yanısıra 18. ve 20. yüzyılda yazılmış çeşitli yazılar, ünlü hat eserleri ve II. Abdülhamid'in imzası da bulunmaktadır.

Selimiye Camii'den çıktıktan sonra iyiden iyiye acıkmış olan karınlarımızı şenlendirmek için çarşıya doğru yürümeye başladık. Bayram olmasının verdiği ekstra yoğunluk, ciğercilerin önünde sıra bekleyen insan sellerinden belli oluyordu. Hedefimiz Ciğerci Niyazi Usta idi ama onun da önünde bir yılan edası ile kıvrılan kalabalığı görünce hemen yanındaki Akgün Ciğercisi'ne girdik. Edirne'ye bu kadar sık gittiğimiz ve hep değişik mekanlarda ciğer yeme imkanımız olduğu için, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki, hemen hemen hepsindeki et ve pişirme kalitesi birbirine yakındır. Akgün Ciğercisi'nde de kıtır kıtır kızartılmış ciğerlerimizi yedikten sonra yolumuza Meriç nehrinin kenarındaki çay bahçelerine doğru devam ettik.

Edirne'ye geldiğinizde aslında ciğer tava dışında bir de köfte yiyebilirsiniz. Ve köfte yemeniz için önerebileceğim en iyi mekan Köfteci Osman'dır. Biz ekseriyetle, aynı gün içerisinde hem ciğer hem köfte yiyebiliyoruz. Öğlen yemeğimizi ciğerle, akşam yemeğimizi köfte ile yapıp mide fesadı geçirerek İstanbul'a dönmüşlüğümüz çoktur. Ama bu sefer yemek tercihimizi sadece ciğerden yana kullandık.

Tam da bu noktada değinmeden geçemeyeceğim, eğer benim gibi alerjik bir bünyeniz varsa, sinek ısırıklarına tahammülünüz yoksa ve ısırıldığınızda benim gibi kabarıyor ve durmadan kaşınıyorsanız, Edirne'ye giderken, özellikle de Meriç kıyısındaki Karaağaç bölgesine giderken, sinek kovucu birşeyler sürmenizi tavsiye ederim. Buranın sivrisineklerinin bildiğiniz sivrisineklerden olmadığını, içi taş gibi şişen bacak ve kollarınızı görünce anlayacaksınız. Sizi uyarsam da, kendim yine sinek kovucu sürmediğim için, bugün hala bacaklarımdaki şişliklerin acısını ve kaşıntısını çekiyorum malesef. Sivrisineklere rağmen ayağınızın altından yeşil yeşil akan Meriç'e karşı sıcacık çayınızı yudumlamadan Edirne'den ayrılmayın derim.

 

Her Edirne ziyaretimizde uğramadan geçmediğimiz bir başka nokta ise çarşı içerisinde küçük bir dükkanda bulunan Nurlu Peynirleri'dir. Her seferinde buraya uğrayıp ezine peynirlerimizi istiflemeden geçmeyiz. Sizin de yolunuz bir gün buralara düşerse peynirini denemenizi tavsiye ederim.

Edirne'ye gelip de görmeden dönmemeniz gereken bir diğer yer ise II. Beyazıt Külliyesi'dir. Bu gelişimizde uğramaya vaktimiz olmasa da, önceki gelişlerimizde muhakkak uğradığımız tarihi bir külliyedir. İçerisinde bir cami, bir tıp medresesi, imaret, darüşşifa (hastane), hamam, mutfak ve erzak depoları bulunmaktadır. Darüşşifa ve Tıp medresesi, Sağlık Müzesi olarak hizmet vermektedir. Darüşşifa, 1488 den 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşları'na kadar 400 yıl boyunca her türlü hastaya hizmet vermiştir. Sonraları ise sadece ruh ve akıl hastalarına hizmet vermiş bir sağlık kuruluşudur. Edirne'ye ilk gelişiniz olacaksa, bu külliyeyi görmeden dönmemelisiniz.

Dönüş yoluna geçtiğinizde de, son uğrak noktanız Keçecizade olsun derim. Ben şahsen kavala kurabiyelerinin tadına doyamıyorum. İster yolda dönerken kurabiyenin tadını çıkartırsınız, ister evinize döndüğünüzde çayınızı demler, kurabiyelerinizi alır, ve cebinizde Edirne anılarınız ayaklarınızı koltuğa uzatır, bir seyahatin daha tadını çıkartırsınız. Haaa, belki bir de benim yaptığım gibi kısa bir video da siz hazırlamak istersinizsmileyBenimkine BURADAN erişebilirsiniz. Keyifli seyirlersmiley