Bir bayram böyle geçti...

12 Temmuz 2016 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

Uzun bayram tatilleri,kendimi bildim bileli ülkede büyük bir heyecana neden olur. Bayramların heyecanla beklenmesinden daha doğal ne var ki diyebilirsiniz. Yok öyle değil.. Bu heyecan başka bir heyecan, daha doğrusu endişe ve korku ile karışık bir heyecan.

Rus ruletini mutlaka bilirsiniz. Bizim bayramların korkuyla karışık heyecanı biraz buna benziyor. Bu sefer 'ölüm' kime çarpacak korkusu. Sizi bilmem ama ben gazetelerde artan 'trafik canavarına yem olmayın' haberlerini görünce, bayramın yaklaştığını anlıyorum. Sanki bu kaçınılmaz bir kadermiş gibi,hepimiz boynumuzu eğerek bayramı beklemeye başlıyoruz. Hele bu bayram 'kurban bayramı' ise 'trafik canavarı' haberlerine bir de bayramın ilk günü acemi kasapların yol açtığı facialar ekleniyor ki, ülke tam bir kan gölüne dönüyor. Neyse Kurban bayramına henüz var. 

Bu Ramazan Bayramı da farklı geçmedi. Zaten bayram öncesi Atatürk Havalimanı'ndaki IŞİD'çilerin intihar saldırısında 45 insan hayatını kaybetmişti. Her gün, ölümün en tepedekiler tarafından kutsandığı, sorumsuz yetkililerin önlem almayı bırakın, istihbarat ve müfettiş raporlarını bile hasır altı ettiği o güzelim ülkemde hayatta kalmak giderek ince bir sanata dönüşmüş bulunuyor. Ölmenin sıradanlaştırıldığı bir ülkede yas tutmanın da yeri yok tabi ki...O nedenle "terör saldırısında hayatını kaybedenlerin acısını da biz çekecek değiliz ya" havasında konfetiler, balonlar, halaylar eşliğinde köprü açarak, Ramazan Bayramını erkenden kutlamak için yollara döküldük. Ama ne dökülme!...

Bu yazıyı yazdığımda henüz bayram dönüşleri bitmemişti ama tatilin sekiz günlük bilançosu 125 ölü, 410 yaralıya ulaşmıştı. Bir önceki bayramın bilançosu 134 ölü, 816 yaralıydı. Pazartesi ilk iş günü başlamadan bu rekorun kırılıp kırılmayacağı belli olacak. Ancak bizler yüzlerce insanımızı toprağa vermeyi olağan bayram etkinliği olarak kabullenmeyi sürdürecek ve eve sağ salim dönmeyi başaranları kutlayarak, olağan hayatlarımıza döneceğiz ve korkuyla ama kesinlikle rus ruleti oyuncularının adrenalini aratmayan bir heyecanla bir sonraki bayram tatilini beklemeye başlayacağız...

Ramazan'da kendi nefsimizi terbiye etmek yerine, başkalarını terbiye etme alışkanlığımız ve geleneğimizi bayramda da sürdürdük. Yolların sadece bize ait olduğunu, direksiyon ve gaz pedalı bizde olduğu sürece herşeye hakim olduğumuzu düşünerek gaza sonuna kadar yüklendik. Tıpkı Ortadoğu bizden sorulur diyerek tüm dostlarımızı yitirip düşman biriktirdiğimiz dış politikamız gibi ya da inşaata yüklenerek ekonomiyi uçuracağımızı düşündüğümüz gibi...Hatta dininin ve kininin peşinde bir nesil yetiştirerek niyet ettiğimiz menzile tez ulaşacağımızı sanırken, okuduğunu anlama, matematik, fen bilimlerinde ve yaratıcı problem çözme becerisinde OECD sonuncusu bir nesil ile kalakaldığımız gibi...

Oysa ne yollar sadece bize ait ne de tek sürücünün her şeye hakim olması mümkün. Hele uluslararası yollarda seyrediyorsanız, gözünüzü yoldan ve aynalardan ayırmayacak, diğer sürücüleri dikkatle izleyecek, hızınızı gerektiğinde aracınızın içindeki yolcuların hayatını tehlikeye atmayacak manevrayı yapmanıza imkan verecek düzeyde tutacaksınız. Bir de aracınızın içindeki yolcularla kavga etmeyecek, onların da birbiriyle kavga etmesine zemin hazırlamayacaksınız ki, lastiğiniz patladığında ya da akünüz veya yakıtınız bittiğinde herkes elbirliği ile size yardımcı olup, tekrar yola koyulmanızı sağlasın. Ayrıca dededen kalma haritalarla yola çıkmayacaksınız. O günden bugüne yolların da, yerleşim alanlarının da, insanların beklentilerinin de, haberleşme imkanlarının da çok değiştiğini bileceksiniz. 

Cebimizde eski haritalar, aklımızda eski imparatorluk hayalleri ile Ortadoğu'ya bodoslama dalar, 15 günde Emevi Camii'nde namaz kılma ve vaat edilen coğrafyalara uzanmayı düşlerken IŞİD belası ve 3 milyon Suriyeli mülteci ve bir dolu düşmanla baş başa kaldık. Kafası karışık çocuklar diyerek Gaziantep'i üs yapmalarına dahi göz yumulacak kadar kollanan ve korunan IŞİD, artık silahlarını bize çevirdi. Üstelik Türkiye'nin adı da IŞİD'in maddi manevi destekçisine çıktı. 

Ortadoğu'nun hamisi olacağız diye "one minute" ve Mavi Marmara şovlarıyla kapıştığımız  İsrail ve "emri ben verdim" nidaları ile jetini vurduğumuz Rusya ile düşmanlığın maliyeti öyle ağır oldu ki, tüm sözlerimizi ve tehditlerimizi yutup frene asıldık. Neredeyse araç yoldan çıkacaktı. Neyse ki, Rusya 150 kişilik ilk turist kafilesini gönderdi de, yaşanan coşkulu sevinç " biz bu haltları neden yedik?" sorusunun sorulmasına fırsat vermedi. Sırada Mısır hatta Suriye var. Duvara toslayan dış politika aracını yeniden yola koyabilmek için taktik manevralar sürüyor. Cezayir'in aracılığıyla iki ülkeyle de barış görüşmeleri devam ediyor. Yakında rabıta işareti de, Mursi de, Esma da yasaklar arasına girebilir. Bu arada Fırat'ın batısına geçiş kırmızı çizgimizdir" söyleminin de çoktan Fırat'ın sularına gömüldüğü ve bu konuda ABD ile bir anlaşma yapıldığı da titizlikle gözlerden kaçırılıyor. Her ne kadar, Bakanlık yetkilileri yalanlasa da, Dışişleri Bakanı Le Monde'a yaptığı açıklamada ABD ile Menbic için bir anlaşma yaptıklarını, ama bunun gizli olduğunu ve içeriğine dair bir şey söyleyemeyeceğini belirtti. Bunun sonucu olarak sonbahara doğru Kürt sorununda da yeniden bir çatışmasızlık ve müzakere sürecine dönüş söz konusu olabilir. Pek yakında hepimiz kendimizi  "peki bu kadar insan niçin öldü? Bu kentler neden tarumar edildi? Bu kadar Kürt vatandaşın, askerin, polisin çoluk çocuk geleceği neden ellerinden alındı?" sorularını sorarken bulacağız...

Maalesef sürücünün ustalığına güvenerek çıktığımız yolda, elindeki eski haritaya güvenerek yollar benden sorulur diyen sürücünün yaptığı sert manevralarla, su kaynatan, balans ayarı bozulan aracın içinde öylesine sersemledik ki, çoğumuz artık niyet ettiğimiz menzile falan ulaşmayı bıraktı, hayatta kalmanın derdine düştü. Şayet bir bayram daha hayatta kalmayı becerebilirsek, belki yeniden dingin sulara ulaşmayı hayal edebilir, demokratik bir hukuk devletinin umutlu bir geleceğe koşan vatandaşları olabiliriz...