Sporumuza devşirme ve yabancı gölgesi

12 Temmuz 2016 Salı  |  SERBEST KÜRSÜ

Euro 2016 finalleri sona erdi. Statları tıklım tıklım dolduran ülke taraftarları, takımlarının galibiyetiyle coşup, mağlubiyetiyle hüzne boğuldular.

Elbette yalnız stattakiler değil; evinde, işinde, sokaktakiler de aynı heyecanı yaşadılar.

İlginçtir, dünya görüşleri ne olursa olsun, dünyanın hemen her yerinde toplumlar, milli takımlarının başarı veya başarısızlıklarına fazlaca duyarlılar.

Sıkı milliyetçilik karşıtları bile, bu duygudan kendilerini alamıyorlar. 

Galiba milletlerarası spor karşılaşmaları, ulus harcının en önemli ögelerinden biri. 

***

Ülkemizde de bu duygular yoğun yaşanıyor. Başarılarla sokaklara dökülüyor, başarısızlıklarda sorumlu avına çıkıyoruz. 

Euro 2016'da pek hüzünlenip, çok sinirlendik. O kadar etkilendik ki, basketbolcu kızlarımızın dünyanın en iyi 12 takımı arasına girip Olimpiyatlara katılma başarısı bu curcunada kaynayıp gitti. 

Neyse ki, imdada atletizm yetişti. 

Türkiye Atletizm Federasyonu, web sayfasından müjdelemiş: "Türkiye, tarih yazdığı Amsterdam 2016 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nı 12 madalyayla tamamladı."

Gerçekten de yarışları 4 altın, 5 gümüş, 3 bronz madalyayla dördüncü sırada tamamlamak kutlanmaya değer bir başarıydı. 

Ne var ki, işin "tarih yazma" kısmı su götürür. Yarışan 48 atletimizden 16 tanesi devşirme. Yedisi Kenyalı, üçü Etiyopyalı, ikisi Jamaikalı. Birer de Güney Afrikalı, Kübalı, Ukraynalı ve Azerbaycanlı var. Ve ne yazık ki 4 altın ve 5 gümüş madalyamızın tümü bu devşirmelerden gelmiş. Öz be öz bizim topraklarımızın atletleri ise üç bronz madalya kazanmışlar. 

Konuya uzak olanlar, bunun atletizm federasyonuyla sınırlı olduğunu sanmasın. Ata sporu ilan ettiğimiz güreşte bile çok sayıda devşirme sporcu, Türkiye adına yarışıyor.

***

Haydi Türk asıllı olanlarda "soy" hakkımız var diyelim, ya ötekilere ne diyeceğiz? Tek katkımız, başarılarını kanıtlamışlara, cazip bulacakları imkânlar sunup, bayrağımız altında yarıştırmak! 

Onların başarılarıyla gururlanmaya ne kadar hakkımız var? Adlarını Ali, Aras, Tarık, Şeref, Muhammed, Yasemin, Meryem koymak veya Kaya, Akdağ, Özbilen, Erdoğan gibi bir soyadı uydurmak onları Türk yapmaya yetiyor mu?

Böylesi bir başarının, termometrenin haznesini ısıtıp, yükselen göstergeye bakarak evin ısındığını iddia etmekten bir farkı var mı? 

***

Sabırlı ve akıllı hiçbir çaba göstermeden, bu ülkeden sporcu çıkmayacağına inanıp, devşirerek sorunu çözeceğini düşünmek, gafletten öte bir ihanettir. Ülkenin çocukları ve gençlerinin şuuraltına, "senden adam olmaz!" mesajı göndermektir. 

Kıytırık beden eğitimi derslerini bile fuzuli görüp yok etmeye çalışan bir ülkeden spor başarısı beklemek ham hayaldir. 

Merak edenler; geçmiş Voleybol Federasyonu'nun bir voleybol lisesi açabilmek için mevzuatla nasıl boğuştuğunu, dolanarak aştığı engellerin voleybol sporunu Türkiye'nin uluslararası düzeyde en başarılı olduğu spor dalı haline gelmesine katkısını araştırabilirler. 

***

Doğru dürüst alt yapının olmadığı, dişe değer hiçbir yetiştirme çabasının bulunmadığı topraklardan sporcu yetişmesini bekliyorsunuz. Tabii ki olmuyor. 

Ama bununla kalmayıp yetişenlere de destek olmuyorsunuz. Şu anda ülkemizdeki yönetmeliklere göre bildiğim kadarıyla spor kulüplerimizin futbolda 11, basketbolda 5 oyuncunun tamamının yabancılarla sahaya çıkmasına hiçbir engel yok! Bu voleybolda altı oyuncunun üçü şeklinde sınırlandırılmış. 

Bu yıl Fenerbahçe ve Galatasaray'ın basketboldaki başarılarına sevindik. Ama sahaya çıkan beşlere baktığımda, her zaman bir burukluk hissettim. Tıpkı, atletizmde kazandığımız son madalyalardaki buruk sevinç gibi...

Kaliteli yabancı oyuncunun ve özellikle çalıştırıcının tabii ki, sporumuza olumlu katkı vermesi mümkündür. 

Ama federasyonların birinci görevinin, ülkede herkesin spor yapmasını ve bu havuzdan çıkacak yetenekli sporcuların yetişmesini teşvik etmek olduğunu düşünüyorum. 

Değilse sporu salt seyirlik eğlenceye dönüştürmek; sömürülen halka, acılarını yatıştıran müsekkin sunmaktan ibarettir

 

Dr. Ömer Dönderici