Leblebi tozundan Pokemon'a

14 Temmuz 2016 Perşembe  |  SERBEST KÜRSÜ

Hangi yaşta olursak olalım kimimiz bu dünyaya geç geldiğini, kimi de erken geldiğini düşünür. Belki de bu, insanın doğasında olan bir şey. İnsanoğlunun gözü yaşadıklarında değil, hep yaşayamadıklarında kalıyor. Kimisi geçmişe özlem duyarken, kimi de gelecekte yaşayabilmenin hayalini kuruyor.

Benim gibi yaşı yarım yüzyılı geçmiş, bir dinazor iseniz bir çok yönden şanslısınız demektir. O da nereden çıktı demeyin. Hem de çok şanslısınız. Çünkü geçmişte ve bugün o kadar çok şeyi yaşadık, gördük ki bunları uzun uzun anlatmaya kalksam günümüz gençleri bazen kendini Taş Devri"nde hissedebilir.

Daha doğrusu bizler tam bir geçiş dönemi jenerasyonuyuz. O yüzden gördüklerimiz çok fazla. Hem geçmişin anılarını taşıyoruz, hem de günümüz teknolojisinden yararlanma şansımız var.

Bizim nesil ilkokuldayken jiletle açtığı kurşun kalemi de, sarı defteri de, hokka içinde mürekkebi ve kesik uçlu kargıyı da gördü, şimdi akıllı telefonunda ve bilgisayarında yüzlerce programı ve oyunu da biliyor, kullanıyor, oynuyor. 

Bizim çocukluğumuzda leblebi tozunu ağzından püskürtmeyen, iki bisküvi arasına lokum koyup yemeyen, sokaklarda gazoz kapağı toplamayan, okul ödevleri için kütüphanelere üye olmayan yok gibidir. Kızlı erkekli karışık oynadığımız beş taştan ip atlamaya kadar bir çok oyun şimdilerde unutulup gitti.

Çocukluğumuzda televizyondan, bilgisayardan, laptoptan, akıllı telefonlar ve oyun konsollarından habersiz yaşardık. Büyük bir çoğunluğun evinde televizyon ve telefon bile yoktu. Geceleri radyo tiyatrosu ile heyecanlanır, hafta sonları maçları radyodan takip ederdik.

Bütün günümüz mahalle aralarında birbirinden farklı oyunlar oynamakla geçerdi.

Playstation nedir, Pokemon Go  nasıl oynanır bilmezdik. Futbolu şimdiki gibi bilgisayar başında sanal olarak değil, sokak/mahalle aralarında boş arsalarda kan-ter içinde kalana kadar oynardık. Ne canımız sıkılırdı, ne de gece yarılarına kadar oturup sabahlardık. Bütün gün yorgun düşen bedenlerimiz akşam yemeğinden sonra yatağı zor bulurdu. Dizleri-dirsekleri yara bere içinde olmayan, yamalı pantolon, yamalı çorap giymeyen yok gibiydi.

Okullarda ne hiperaktivite vardı, ne dikkat dağınıklığı... Öğretmenin sopası ya da tokadı tüm dertlere devaydı. Sıkıysa derste başka bir şeyler uğraş bakalım. Ya da ödev yapmadan okula git. Pür dikkat herkes dersi dinlerdi. Hele sözlü yapılacağı zaman korku her yanımızı sarar, sözlüye kalkan arkadaşa kurbanlık koyun gibi bakardık. Öğretmen not defterinin sayfalarını yavaşça çevirirken "acaba sıra bende mi?" diye kalbimiz küt küt atar, bir türlü çalmayan zili hasretle beklerdik.

Üstelik derste arka sıralardaki ya da yan sınıftaki arkadaşımızla Whatsapp'tan konuşma şansımız da yoktu, tweet atma şansımız da... Bizim nesilde sıra dayağı yemeyen var mıdır bilmem? Suçun olsun olmasın sınıfta bir arkadaşımız kural dışı bir şey yaptı mı hep beraber dayağımızı yer, sonra da birbirimize güler, rahatlardık. Ola ki bir nedenden dolayı dayak yedik, evde duyulmasını bile istemezdik. Çünkü evdekilere göre okulda öğretmenden dayak yemişsek mutlaka hak edecek bir yaramazlık yapmıştık. Yani öğretmenler daima haklıydı.

Okumak istemeyenler ya da başarısız olanlar okuldan alınır, meslek sahibi olsunlar diye tanıdık bir esnafın yanına çırak olarak verilirdi. Kimi berber yanına, kimi oto tamircisine, kimi bir marangozhaneye ya da kuaföre yollanır ve onun meslek seçimi erken başlardı. Okumayan kızlar ise bir yandan evde annelerine yardım ederken, diğer yandan çeyizlerini hazırlar ve hayırlı bir kısmet beklerdi.

İşte böyle bir çocukluk yaşayan ve hem geçmişin, hem bugünün teknolojisini gören bizim kuşak , bana göre daha şanslı. Çünkü her iki yaşam şeklini kıyaslama şansı şimdiki gençlere göre çok daha fazla. Tabii hala cep telefonuna gelen mesajları okuyamayan, mesaj atamayan, bilgisayarla veya diğer teknolojik araçlarla arası bir türlü iyi olmayan yaşıtlarım olsa da...

Bu dünyaya erken geldiğini düşünenlere sorsanız zamanımız gençleri çok şanslı. Aslında şimdiki çocuklar/gençler şanslı mı şanssız mı biraz da hangi perspektiften baktığınıza bağlı. Şimdiki çocuklar doğar doğmaz teknolojinin tüm nimetleri ayaklarına geliyor.

Artık bilgisayarı, tableti,  cep telefonu olmayan çocuğa uzaylı gözüyle bakılıyor. Bilgisayar-laptop-tablet bulunmayan ev yok gibi. Okul ödevleri için kütüphanelere gitmek zorunda değiller. İnternet sayesinde her türlü bilgiye ulaşma şansları var. Bütün bunlar doğru kullanıldığı takdirde elbette büyük bir şans ve olması gerekenler.

Daha ilkokul 2. ya da 3. sınıfa giderken açılan Facebook başta olmak üzere bazı sosyal medya hesapları neredeyse tüm çocukların ve gençlerin olmazsa olmazı gibi. Instagram'dan yedikleri, giydikleri, gittikleri yerlerin fotoğrafını koymayan, yer bildiriminde bulunmayan, selfie çekip paylaşmayan neredeyse toplum dışı kalıyor. Vine-snapchat nedir bilmiyorsunuz, tbt-retrica fotonuz yoksa , tumblr ya da ask.fm hesabı açmadıysanız çok geridesiniz demektir. Bütün bu dediklerim günümüz gençleri için sıradan olaylar. Adeta günlük yaşamlarının bir parçası olmuş durumda.

Artık ne leblebi tozu kaldı ne de bisküvi arası lokumlar... Ne Arap kızlı Mabel sakızı var, ne de futbolcu kartları... Hani en değerli hazinemiz olan cam bilyeler, Teksas-Tommiks, Zagor gibi çizgi romanlarımız? Şimdi çocuğun birine "nasıl topaç istersin, kabaralı mı, çivili mi?" diye sorsan sana uzaylı görmüş gibi bakar.

Ya sokak aralarında oynarken komşunun bahçesine kaçtığında kesilen ve aramızda para toplayarak aldığımız plastik toplarımıza ne demeli? 
Neyse boş verin bunları hepsi geçmişte kaldı, biz bugüne bakalım.

Yaşasın fondü-waffle-milkshake ... En büyük nutella...

Var mı Espresso içmeye gelen? İsteyene Cappuccino isteyene Caffe Latte de var...

Gelirken cep telefonları ve tabletleri unutmayın... Pokemon avına çıkarız. Yollar yürümekle aşınmaz, Pokemonlar yakalamakla bitmez.

Hangi Pokestop"ta buluşuyoruz?

İlhan İlmenöz