Geç kalmak...

19 Temmuz 2016 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

Sadece insanlar geç kalır. Zaman kavramı, randevular, sözleşilmiş saatler yalnızca insanlar için vardır. Kendi biyolojik düzenini mantığı ile yarattığı ve sayılar ile böldüğü bir düzene yerleştirmeye çalışır insan, ama yapamaz. Geç kalır hep. O da geç kalmıştı bir sürü şey için, aklında her zaman "Hiçbir şey için geç değildir." cümlesiyle. Sevmek için geç kalmıştı, düşünmek için, harekete geçmek için.

O sabah uyandığında hala vakti olduğunu düşünüyordu. Hayatında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun o da herkes kadar farkındaydı fakat bunun ne olduğunu tam olarak tanımlayamıyordu. Ve her tanımlayamadığı saniye daha da geç kaldığını hissediyor, her geç kaldığını hissettiğinde de kendine "Yakında, şu işleri bir halledeyim ondan sonra." diyordu. Halletmesi gereken işlerin hiç bitmeyeceğini bilmeden. Hayatla ilgiliydi halledilmesi gereken işler, bitecek şeyler değildi yani. Fakat o kendi buhranlı hayatının ilüzyonları içerisinde yalnıza adım adım ilerleyecek enerjiye sahipti, her şeye hakim olup planlayacak kadar değil. Hayatını kaplayan sis yüzünden önünü uzun bir süre yalnızca bir adım ötesine kadar görebilmişti. Sis kalktığında ise çok geç olacağını, sis inerken bulunduğu o çok sevdiği çayırdan çok uzaklarda olacağını bilmiyordu.

Bir anda etrafındaki çölü gördüğünde yaşadığı şaşkınlık ve hayal kırıklığı yalnızca ona aitti. Çevresindeki başka insanlara baktığında, onlardan yardım istemek için onlara döndüğünde aslında hepsinin çölün varlığını bildiğini ve buna hazırlıklı olduklarını anladı. Bu nedenle şaşırmış ve hayal kırıklığına uğramıştı ya. En azından birilerinin onu çöl konusunda uyarmasını veya en azından onun için de az da olsa erzak almasını beklerdi. Fakat yine insan olduğu için unuttuğu bir şey vardı, sis indiğinde herkes yalnız kalırdı. Kendi hayal kırıklığını düşünürken herkesin sisinin kendine ait olduğunu ve bu sisin içerisinde yalnız kalan sosyal yaratık insanın ne kadar da güzel bir şekilde sosyalliğini unuttuğunu dikkate almıyordu, ne de kendi sisinin kendinden kaynaklandığını.

Her gözünü kırptığında gözünün önüne önceden bulunduğu çayırdaki çiçeklerden biri geliyordu ve beraberinde de o çayırdan uzaklaşırken her adımda ayaklarının altında azalığını fark etmediği yeşillik. Fark etmediği için her ne kadar kendi kendine kurak bir çölün ortasında dövünse de artık çok geçti ve zaten sisin içerisinde önünü görmeye çalışırken ayağının altından geçenlere dikkat edemezdi. Sonuçta sisin ilerisini görmesi ve bir an önce bu sisin yok olmasını sağlaması kendi hayatı ve hayatındaki diğer her şeyin sağlığı için daha önemliydi, gitmekte olduğu yerin de önemli olduğunu gözardı etmişti.

Kavurucu çölün ortasında etrafına bakındı. Uçsuz bucaksız uzayan hiçliğin içerisinde sisin onu kucaklamasını özlemişti, bunca zamandır kaldırmaya çalıştığı sisi özlüyordu. Fakat hasret duyduğu şey sis değildi, çayıra dönüp o sisin içerisine bir daha girip bu sefer bir çölde değil de bir vahada kendini bulmaktı. Sadece sisin olduğu dönemi özlyordu ve en başta bulunduğu çayırını.

Gel zaman git zaman çölde bir başına dolandı. Çölün her bir ucunu keşfetti. Bir süre sonra onu rahatsız eden susuzluk ve açlığı ilahi bir şekilde gideriliyormuş gibi hissetmeye başladı. Sanki çölde olması gerekiyormuş, sisin içerisinde önünü görmeden saptığı yanlış yolların cezasını çekmesi gerekiyormuş gibi. Aslında bilmiyordu sis dağılıp da kendini çölün ortasında bulduğunda çoktan öğrenmişti öğrenmesi gerekenleri ve geriye yalnızca düşünmek gerekliydi. Tanrılar da onun bu düşünme evresine yardım ediyorlar, onu açlık ve susuzluktan koruyorlar, sadece düşünmesi gerekeni düşünmesini istiyorlardı. O da öyle yaptı, uzunca bir süre çölü yaşadı. Kimilerine göre senelerce orada kalmış ve bir daha hiç çayırlara dönmemişti, kimilerine göre ise çölde yalnızca bir dakika geçirmişti.

Sonunda çayırlara dönen yolu bulduğunda ise içinde eksik olan bazı şeyler hissediyordu. Çöle o kadar alışmıştı ki çayırda olmak ona garip geliyordu. Ayağının altındaki toprağın bu kadar nemli ve sert olması bile garipti. Çayıra dönmek için de geç kalmıştı. Belki de çayır o giderken onu durdurmakta geç kalmıştı, önüne çok güzel bir çiçek koyup da yere bakmasını, gittiği yöne gitmemesi gerektiğini anlamasını sağlamamıştı. Ama artık ne çayır bıraktığı çayırdı ne de kendisi o çayırdan ayrılan kişi. Çayır değişmiş, daha da yeşermiş, daha da çiçeklenmiş eskisinden çok daha güzel olmuştu. Fakat eskisinden daha ulaşılmaz. Etrafı onun olmadığı sürede çitle çevrilmiş ve artık girmesi yasak olan bir güzelliğe dönüşmüştü. Her ne kadar o yürürken hep çayırda olduğunu düşünse ve çölde olduğunda da çayırın onu beklediğini düşünse de hiç bir düşündüğü doğru değildi. Çünkü çayırın onu beklememe ihtimalini düşünmemişti hiç.

Çitlerin etrafında yürümeye başladı, belki bir giriş bulabilme umudu ile. Birinin bomboş bir çayırı neden çitle çevirdiğini anlamamıştı. Bir süre sonra ayağının altından çimenler de çekildi, sanki çayır onu yalnızca eski bir dost gibi selamlamış ve yine çitlerin arkasına dönmüştü. Kuru toprağın üzerinde yürüyordu artık. Çitler hala bitmemiş ve düz bir şekilde ilerlemiyorlardı. Adeta onun ayaklarının bir daha asla çimenleri hissedememesi için çayır ondan kaçıyordu ve çitler de girintili çıkıntılı, her yeşil olan yeri ondan korumaya, sakınmaya çalışıyordu.

Başladığı noktaya geri döndüğünde bir de baktı ki adımını attığı her yerde bir küçük çiçek açmıştı, önceden çayırda olanlardan daha ufak, renkleri biraz daha soluk fakat yine de bir çiçekti. Sağ ayağını kaldırdı, ve ayağının altında ufak, beyazı biraz kirli, sarısı biraz tozlu bir papatyanın usulca topraktan kafasını çıkarıp ona gülümsediğini gördü. Anlam veremiyordu, çayır neden adım attığı yerde çiçek açan birini istemezdi ki?

Çayırın ortasında kocaman bir ağaç vardı, çayırın tek, o kıtanın en büyük ağacıydı. Eskiden bütün vaktini o ağacın altında, ağaçtan yayılan güzel kokularla çayırın keyfini çıkararak geçiridi, şu an ise durduğu yerden baltığında ne ağaç kıtanın en büyük ağacı gibi duruyor ne de kokusunu hissedebiliyordu. Kimilerine göre bir dakika kimilerine göre ise senelerdir oraya oturmamıştı ama önemli değildi diğerlerinin zaman algıları. Çayır için onun olmadığı bütün süre boyunca binlerce hayat başlamış ve bitmişti. Her bir çiçekte onun gelişini beklemişti. Çayırda geçirdiği bunca süre boyunca aslında çayırda vakit geçirmesine neden olan onca güzel çiçeğin yalnızca onun adımını attığı yerlerde açtığını anlamamıştı. Çayır onu seviyordu çünkü adım attığı yerde çiçek bitiyordu, o da çayırı seviyordu çünkü her tarafı çiçeklerle doluydu.

Ama çok geçti, çayır onun çölde olduğu süre boyunca onun dönüşünü bir tane bile çiçeği olmadan beklemiş ve bir yerden sonra da kendi kendine çiçeklenmeyi öğrenmişti. Artık onu istemiyordu, çiçeksiz kalma korkusuyla onun sisi içerisinde yaşadığı belirsizliğinden kendini koruyordu artık.

Çayırın kıyısında ağlamaya başladı, avazı çıktığı kadar bağırıyor, hep oturduğu ağacının gölgesinin serinliğini teninde yeniden hissetmek için tanrılara yalvarıyordu. Fakat onun çölde dimdik durmasını sağlayan tanrılar bu sefer ona yardım için orada değillerdi. Farkında olmadan sisin içerisinde kendini düşünerek ilerlerken kendisinden başka düşünecek bir şeyi kalmayacağını farketmemişti. Saatlerce ağladı, saatlerce bağırdı, ta ki civarda bir tek kuş bile kalmayana kadar. Son kuşla birlikte ağacın içerisinden yeşil bir sis ona doğru uzanıp önünde şekillenmeye başladı. Sadece ağzı olan bir insan silueti belirdi. Ona yaklaşıp artık neredeyse suratları birbirine değeceği noktada tek bir kelime söyleyip yok oldu:

-Geç.