Bu bataklıkta sinek tükenmez!

12 Ağustos 2016 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

Az gelişmiş toplumlar, zıtlıklar üstünden düşünmeye yatkındır. İki uca yerleştirmek, sıkıntılı değerlendirmeler yapma zahmetinden kurtarır. Devasa renk skalası, sanki ak ve karadan ibaretmiş gibi görülür. Birileri veya bir şeyler ya iyidir, ya da kötüdür. 

Oysa hayat daha karmaşıktır. "Her iyilikte biraz kötülük ve her kötülükte biraz iyilik vardır." Gerçek hayatta, ne şeytanlar vardır, ne de melekler. 
Bugün, toplum olarak pek sevmediğimiz bir şeyi yapalım. Objektif olmaya çalışarak, Cemaat ekseninde olup bitene bakalım

***

Osmanlı'nın küllerinden doğan Cumhuriyet; eğitimsiz, yoksul ve yorgun halkı, elitist bir anlayışla tasarlamaya koyuldu. Projenin omurgası, Batılı gibi yaşayan "uygar" bir ulus yaratmaktı. 

Laiklik konusunda çok hassastılar. Saygısızlık etmemeye dikkat ederek, İslam'ı belirli bir mesafede ve kontrol altında tuttular. 

İster istemez, bir yanda halka tepeden bakan baskıcı bir devlet, bu devletin memurları ve devlet imkânlarından nasiplenen bir kesim ile diğer yanda tabi olmaya zorlanan geniş halk yığını ayrışması ortaya çıktı.

Cumhuriyet, çok partili hayatı başlatarak, imtiyazını kendi elleriyle tehlikeye attı. Halka, kendisine tepeden bakan seçkinlere dersini verme imkânı doğmuştu. Gerçekten de, "halkçı" Ecevit, bir yana bırakılırsa, o tarihten bu yana, neredeyse tüm seçimleri, Cumhuriyet değerlerini savunduğu düşünülen partinin karşısındakiler kazandı. 

Ne var ki, söz konusu partilerin kazanması, gücü tümüyle ellerine geçirmelerine yetmedi. Yakın zamana kadar Cumhuriyet bürokrasisini istedikleri ölçüde kontrolleri altına alamadılar. Yüksek yargı, üniversite ve askeriye Cumhuriyet mirasına sahip çıkmayı sürdürdü. Çok zorda kalınca Ordu, darbelerle rejime yeniden ayar verdi. 

Dünyanın gidişatı da pek Cumhuriyet'in hayrına sayılmazdı. Soğuk savaş yıllarında Batılı müttefiklerin de gayretiyle, komünizme karşı İslamî savunma hattı yani "yeşil kuşak" projesinden Türkiye de nasibini aldı. 

"İnsan hakları, özgürlük, demokrasi ve serbest pazar" telkin eden, bilişim destekli küresellik; devleti aşındırarak, bastırılmış halkın kendini ifade edebilme cesaretini destekledi. 

28 Şubat 1997, köşeye sıkışan Cumhuriyet mirasçılarının "huruç" hareketiydi.  

Ülke türban ekseninde ikiye bölünmüş; tehdit olarak görülen dindarlar fişlenmiş, akreditasyona tabi tutulmuş, işten atılmış, ihale almaları önlenmiş, Refah Partisi kapatılmıştı. Cumhuriyet mitingleri, gözdağı gibiydi. 

Ancak, 28 Şubat, tam tersi sonuçlar doğurmuş, mağdur eden uygulamalar, daha sonra muktedir olan İslamcılara rehberlik etmiş; üstelik kat be kat fazlasının tatbikiyle rövanş alınmıştır. 

***

Hiç şüphe yok ki, Atatürk büyük bir lider ve Cumhuriyet'in kuruluşu destansı bir başarı öyküsüdür. Ancak projenin ilerleyen safhalarında aynı başarının sürdürüldüğünü söylemek zordur. Hatta bugün karşı karşıya kaldığımız çoğu sorunu, sonraki Cumhuriyet mirasçılarına borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz.

Cumhuriyet, mülkün padişahın olduğu bir düzene son verdi. Ama kuruluşundan bugüne, devlet; otoriter, baskıcı vasfını hiç değiştiremedi. Ne iktidar değişiklikleri, ne de darbeler devletin babalığını önleyebildi. 

Hangi düşüncenin veya hangi yaşam tarzının muteber olduğu değişti ama devletin "muteber" fikir ve yaşam tarzı dayatması değişmedi.

Hapishaneleri dolduran düşünce ve inanç suçluları dönemlere göre değişti, ama fikrin mahkûmiyeti değişmedi. Tehlikeli partilerin renkleri değişti ama parti kapatmaları hep sürdü. Eğitim sistemimiz, çocuklarımız ve gençlerimize bilimsel düşünce kazandırmaktan çok, kendi tek doğrusunu enjekte etmeye çabaladı. 

Devlet, ülke zenginliklerini üleştirme işini kimseciklere bırakmadı. Bunu da hak, hukuk, hakkaniyetle yapmak; fırsat eşitliği gözetmek yerine, sadık bendelerine bağışlarcasına yaptı. 

Hukuk, devlete hâkim olanlara ve egemenlere hizmet etti. Asıl hesap sorulması gerekenler yerine, onların işaret ettiklerini yargılayıp cezalandırdı. 

***

İslam ortak paydalı farklı cemaat ve tarikatlar, bu bataklığın meyvesidir. 

Zorla dayatılan "Hıristiyan Batı yaşamına (!)", seçkinler karşısındaki aşağılanma ve ezikliğe direniştir. Kentin varoşlarında ayakta kalma gücü veren sosyal harçtır. Ulusal gelirden daha fazla pay alabilme ve yoksulluktan kurtulma umudu ve vasıtasıdır. 

Bu kentlileşmeye çalışan köylü ordusunun sırtına basma becerisine sahip kimilerine göre biraz daha fazlasıdır: Güce erişimin kaldıracıdır. Devleti zapt etme aracıdır. Zenginleşme yoludur.  

Her daim devlet baskısı, devletin hazzetmediklerini gizlenmeye zorlamış ama yok edememiş; tam tersine dayanışarak baş etmeyi tetiklemiştir. 

Cemaat, Türkiye'deki İslami hareketin koçbaşı sayılabilir. En eğitimli, en büyük ekonomik güce sahip, küresel ve uluslar ötesi yaygınlıkta, en örgütlü, bu yüzden de en cüretkâr yapıdır. 

AKP, bu koçbaşıyla Cumhuriyetin son direniş noktalarını yok edebilmiştir. 

Çok muhtemeldir ki, Cemaat, aldıklarına kanaat edip her şeye sahip olmaya kalkmasaydı, din eksenli dayanışma devam edecek ve karanlık yüzlerini her şey bittikten sonra fark edecektik. 

***

Sözün kısası, Cemaat'e hayat veren; hak-hukuk fukarası, ayrımcı, yaşam tarzı dayatan, liyakat yerine aidiyeti önceleyen, düşünce ve inanç özgürlüklerini kısıtlayan baskıcı devlet yapısıdır. 

Cemaat'le baş etme yolu olarak, bu tür yapılara hayat veren yapıları tahkim etme anlayışı trajiktir. 

Devletin zorbalığı, belki Cemaat'ı bitirebilir. Ama hak ve hukukun üstünlüğünü, gerçek demokrasiyi, inanç ve düşünce özgürlüğünü, fırsat eşitliğini, bilimin rehberliğini, liyakatin önceliğini hâkim kılmadığımız sürece, bataklığın eninde sonunda yeni zehirli meyveler vermesi kaçınılmazdır. 

Dr. Ömer Dönderici