Dünyanın en şanslı ve en şanssız gazetecileri

17 Ağustos 2016 Çarşamba  |  KÖŞE YAZILARI

Dünyanın en şanslı gazetecileri Türkiye'de yaşıyor dersem muhtemelen "Yahu, sen aklını mı yedin, ne diyorsun, basının halini görmüyor musun? Entrika, baskı, her türlü yol denenerek basın, yayın organları ele geçirilmedi mi Türkiye'de? Ülkenin en değerli gazetecileri işsiz" diye isyan edeceksiniz.

Tamam haklısınız. Özür dilerim, lafım yanlış anlaşıldı; dünyanın en şanssız gazetecileri de Türkiye'de dersem belki, "Hah şöyle yola gel!" diyeceksiniz...

Böyle bir çelişki sadece Türkiye'de olur, dersem kesinlikle pek çoğunuz hak vereceksiniz.

Ülkemizde her dakika manşetler değişiyor. Haberler eskiyor, yeni haberlere yetişilemiyor. 

Gazeteciler haber sıkıntısı çekmiyorlar, ne yana dönseler haber var. Bu bakımdan şanslı sayılırlar.

Ama meslekten gazeteciler işsiz. Belki binlercesi ve en iyileri...

Bu durumda demokrasi karnesinin iyi olması kuşkusuz mümkün değil.

***

Batılı ülkelerde de bir merak, bir endişe: Türkiye'de herşey daha beter mi, yoksa "better" mi olacak?!

Onların ne dediği, ne istediği önemli değil; hatta umurumuzda bile olmamalı, ama bizim kendimize ne biçeceğimiz, yakıştıracağımız çok önemli. 

Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz?

Tabii ki dostluğun, barışın, huzurun, gerçek demokrasi ortamının olduğu bir ülkede.

Çok mu zor bunu gerçekleştirmek? Değil tabii.. Ancak bunu herkes gerçekten istiyor mu? 

İstemediğini biliyoruz. Bütün sorun da burada.

Nedenlerinden birincisi birilerinin işine gelmemesi, ikincisi de demokrasi kültürümüzün gelişmemiş olması.

***

Ben, bazen "Ayşe Teyze" gibi, sokaktaki amca, mahallenin taksi durağındaki şoför, karpuz sergisindeki Hasan gibi bakarım olanlara. Basit şeylere bakarım anlamak için. 

Ekonomik göstergeler, büyük laflar falan sıkar.

Rakamların çoğu zaman yalanları süslemek için kullanıldığını bilirim.

Enflasyonu, hayat pahalılığını anlamak için çok kullandığım şeylerin fiyatını bilmek yeterlidir benim için. Ekmeğin, otobüs biletinin fiyatını biliyorsanız ekonominin hangi sağlam temeller üzerinde durduğu, bankacılık sisteminin gücü falan gibi süslü laflarla başlayan şeylere kulağınızı tıkarsınız.

Demokrasi var deniyorsa, yasalara, seçimlerin adil ve dürüst olup olmadığına, seçim barajına bakarım, mesela.

Hapiste kaç gazeteci var, ona bakarım. Sansür var mı? Basın özgürlüğü var mı? Hala düşünce suçlarından dolayı insanlar yargılanıyor, zindanlara atılıyor mu? Ona bakarım.

"O"cu, "bu'"cu diye muhtelif bahanelerle gazeteler, televizyonlar kapatılıyor; kapatılmaktan öte "yandaş"lığa devşiriliyorsa; bilmem kaç yüz muhalif gazetecinin pasaportlarını iptal ediyorlarsa; gazeteciler, yazarlar "veda" yazıları yazıyorlarsa

Can Dündar, 15 Ağustos 2016 tarihli, "Veda vakti" başlıklı yazısında  "Bir buçuk yıl önce, geçen yılın şubat ayında Cumhuriyet'in Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendiğimden beri başıma gelenler, ömrümün tamamında yaşadıklarımdan fazla" diyorsa

Hakan Aksay, 14 Ağustos 2016 tarihli, "Geldiler... Onun için ben gidiyorum..." başlıklı yazısında "Biz niye yazıyoruz ki? Yani yazdığımız ne işe yarıyor?" diye yazıyorsa..."Medyanın büyük bölümü, artık şaşırma ve tepki gösterme yeteneğini kaybetmiş halde, donuk gözlerle ve sözlerle işini "otomatiğe bağlamış" halde" diye ekliyorsa...

İncinirim, üzülürüm.

***

Kendi anlatımıyla minimini fıkra nev'inin ustalarından, her sabah, okurlarının ağzına bir parmak bal çalan "Bir Dakika"cı Doğan Nadi, 9 Haziran 1946'da gazetesindeki köşesinde şöyle yazmış:

"Demokrasi şöyle olmalı, demokrasi böyle olmalı; yok temiz olmalı, kirli olmamalı; eğer fena demokrasi olursa «yukarıdan aşağı otorite tesis» etmeli; filân diye diye demokrasiyi âkıbet denize benzettik. Hani adamın birine: — Denize girsene.. Neye girmiyorsun? demişler. Herif cevap vermiş: — Hele bir yüzme öğreneyim de.."

Kaç sene geçmiş üzerinden.

1946 Yani "tek partili hayat"tan "çok partili hayata geçiş" yılları.

Yaklaşık yetmiş yıl önce. Daha doğmamışız o zaman. 

Hala okulluyuz. Şu demokrasiyi artık bir öğrenebilsek...

Ancak, demokrasi dersini geçemeyenlere ekonomi, adalet ve başka derslerin vizeleri verilmiyor. Bence vicdan olmayınca din dersinden de kalınıyor. Ona göre...

***

Ben, bu bizim demokrasi maceramızı "Kızma Birader" oyununun siyasete uyarlanabilecek bir çeşidine, "Kızma Vatandaş" oyununa benzetiyorum.

Sallıyorsun zarları, ileri sayılabilecek bir Anayasa'ya kavuşuyorsun. Bir daha sallıyorsun bir darbeye tosluyorsun. Hadi geri tornistan...Bir adım ileri, iki adım geri...Oyun bir türlü bitmiyor. Sonunda kızıyorsun, deliye dönüyorsun. 

Buna rağmen kötümser olmak istemiyoruz.

Onca olumsuzluğun, kötülüğün tahakküm kurduğu böylesi bir dünyada iyi olmayı seçmek bile bir isyan değildir de nedir?

Ancak kesinlikle pek çok insanın zannettiği gibi ahmaklık değildir.

Kaldı ki  vicdanlı insanların iyi olmaktan başka bir çaresi de yoktur zaten.