Sebebe yönelmeyen tedavi iyileştirmez!

02 Eylül 2016 Cuma  |  KÖŞE YAZILARI

Doktorlar, hastalığın belirtilerini tedavi etmenin hastalığı iyileştirmediğini bilir. Üstelik bu çabanın yersiz bir rahatlamaya yol açma ve hastalığı ağırlaştırma riski vardır. 

Ne yazık ki, ülke yönetiminde defalarca işe yaramadığını görmemize rağmen, hep böyle yapıyoruz. Sorunların gerçek sebeplerini bulup onları ortadan kaldırma basiretini gösteremiyoruz. Tabii ki, sebep ortadan kalkmadığı için hastalıklar sürüp gidiyor, hatta giderek kötüleşiyor. 

***

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunların en büyük sebeplerinden birisi, devletin tüm halkı kucaklama erdemini bir türlü gösteremeyişidir. 

Farklı iktidarların ülkede kendince makbul saydıkları ve düşman addettikleri hep olageldi. Sanırım, Türkiye'deki kadar farklı çeşitlilikte ve yoğunlukta "iç düşman" hiçbir devlete nasip olmamıştır. 

Bu yüzdendir ki, devleti yönetenler ülkede koruma orduları ve koruma kalkanlarıyla dolaşır. Millete verdikleri rahatsızlığa aldırmadan yolları trafiğe kapamada bir sakınca görmezler. Makam araçları ve lojmanlar, konfor kadar halktan yalıtılmayı simgeler. Devletin binaları devasa duvarlarla çevrilidir, içeri girebilmek ciddi çaba gerektirir. İçeri girdiğinizde yardımdan çok direnmeyle karşılaşırsınız. Askerler sınırlardan çok devletin kalbine yakındır. MİT'in birincil işlevi hep içerdeki "hainlerdir". Etrafta bu kadar çok polis ve özel güvenliğin olduğu pek az ülke vardır. 

***

İç düşmanlar, onlardan hazzetmeyen ötekiler sayesinde, iktidarı elde tutmanın aracıdır. Ülkeyi bütünleştirmenin başlıca sorumlusu iktidarlar, bu yüzden, -ülkeye verdikleri zarara aldırmadan- düşmanlıkları körüklemekte bir sakınca görmez. 

İktidarın yanında saf tutan kalabalıklar, devletin düşman belledikleri ötekileri helak etmesinin mutluluğunu yaşar. Bu iktidardan alabildikleri, en garantili faydadır. 

Elbette, biat etmeleri karşılığında, devletin sonsuz imkânlarını -yalnız- kendileri için kullanmasını beklerler. 

***

Cumhuriyet, hatta çok partili hayat, egemenliğin milletin olmasını sağlayabilmiş değildir. Biz oy verip seçtiğimizi sanaduralım* Gerçekte, ortasında parti liderinin, çevresinde paydaşlarının olduğu; bunu sırasıyla mebus, delege ve parti üyelerinin kuşattığı, giderek güç kaybeden çemberlerdeki hâkimiyet kavgalarının figüranlarıyız. 

Hukukun adı olup kendi olmadığından, devlet imkânlarının nasıl paylaştırılacağı bu sıkı korunan dar yapıda belirlenir. Milyar dolarlı yatırımlar da, sıradan memurluklar da bu kapıların ardında sahiplerini bulur. 

İş yapabilmenin devlet ve hükümete sırtını yaslama ölçüsü sayılan "ahbap-çavuş ekonomisinde" en büyük 23 ekonomi arasında 2014'te 14. sırada olan Türkiye'nin 2016'da 8. basmağa yükselişi vahimdir. 

***

Ülkemizde taht kavgalarının bu denli acımasızlığı ve ahlakî değerleri hiçe sayarak yapılması boşuna değildir. 

İktidardakiler muazzam kudretlerini kaybetmemek adına devletin tüm imkânlarını seferber eder. Meşru yollardan iktidara gelemeyeceklerini bilenlerse, devlete sızabilmenin veya iktidarı meşru olmayan yollarla devirmenin peşine düşer. 

Yozlaşma yalnız yönetenler katında değildir. Bu düzen halkı da yozlaştırır. Halkın hafızasındaki haksız-hukuksuz asılanlar, ölüsü bile bulunamayanlar, hapiste çürüyenler, malları yağmalanan, ekmeği elinden alınanlar; koşulsuz itaati kültüre dönüştürmüştür.  

Bedel ödemek istemeyenler; inanmasalar bile, devlete yaranmaya çalışır, daha fazla pay alabilme umuduyla yalakalıkta bir beis görmez. 

Ne var ki, devleti elinde tutan güç değişince, kıble değiştirmekte bir an bile tereddüt etmezler. Batan gemiyi ilk onlar terk eder. Yeni güce, eskinin pisliklerini katlayıp aktararak kendilerini kabul ettirmeyi umarlar. 

***

Türkiye'nin içine düştüğü lağımdan çıkabilmesinin yolu hukukun üstünlüğü ve gerçek demokrasidir. Milletin egemenliğini; hiçbir kişi, zümre veya sınıfa yardaklanmadan kullanabileceği bir sistemin kurulmasıdır. 

*http://dromerdonderici.blogspot.com.tr/2015/11/biz-oy-verip-sectigimizi-sanaduralm.html