Suriye'de koridora saplanmak

24 Eylül 2016 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Trajedi, ümmetçilik hevesi ve Osmanlıyı diriltme rüyalarıyla başladı. Sanki bizimkisi sağlıklıymış gibi, Suriye'ye demokrasi götürecektik. Birkaç haftada Şam'da Cuma namazı kılmayı umuyorduk. Yıllar yılları kovaladı; artık kendi camilerimizde huzurla namaz kılınamaz oldu. İktidarımız direkten döndü. Esad'sa hala ayakta!

Keşke, mesele Esad'ı deviremeyip kendimize düşman etmekle kalsaydı. Pirince giderken yalnız bulgur değil, tüm zahireden olduk. 

Adeta düşmana boğulduk. Esad Esed oluverdi. Sünniliğe soyununca dindaş İran ve diğer Şia hasıma dönüştü. Rejimden her ne pahasına olursa olsun kurtulma hırsı, radikal İslam'a göz yumdurunca, ABD ve AB ile ipleri kopardık. Suriye rejimine hamilikle pay kapmaya çalışan Rusya'yla bozuştuk. Kabaran Osmanlı aşkımızla Arapları ürküttük. 

İnkâra gerek yok! Pek ortalıkta gözükmese de, bir tek İsrail'in minnettarlığı su götürmez bir gerçektir. 

Pardon, bir başka müteşekkir PYD'yi unuttum. Esad zulmünden kurtulmuş, ABD gibi düşünde görse hayra yormayacağı bir müttefik kazanmış, IŞİD'e karşı koyan kahramanlar ve bölgedeki en seküler güç olarak Batı'da Kürtlerin itibarını cilalamış, dört bir yana dağılan Suriyelilerin boşalttığı toprakları yutuvermiş...Bundan iyisi "Şam'da kayısı!". 

Birkaç terör olayıyla gündemimize düşen, yine de pek aldırmadığımız IŞİD, -umarım yanılıyorumdur- Türkiye'nin başının belası olmak için gün sayıyor. 

Ve artık şu ana kadar ödediğimiz bedelden çok daha fazlasını ödemeye mahkûm olduğumuz milyonlarca mültecimiz var. 

En hazini de gayrı dibine kadar Ortadoğulu olduk! Artık insanların dinî inançları ve etnisiteleri yüzünden kırk parçaya bölündüğü; ötekilerin göz kırpmadan bombalandığı; Batı'nın imrenilip ama erişilemeyeceği inancıyla "murdar" sayılarak cihat ilan edildiği; hezeyanlarını din adına satan bezirgânların rehber sayıldığı; bilimin, insan hakları ve özgürlüklerin ortalıkta görünmediği toprakların parçasıyız.

***

Numan Kurtulmuş'un  "Başımıza gelen birçok şey Suriye politikasının sonucu" laflarının dönüm noktası olacağını ummuştum. Kesin zarardaydık, kazanç ihtimali sıfırdı, hatta kayıpsız çıkış görünmüyordu ama zararın neresinden dönsek kârdı. 

Sanırım olmayacak. Talî iç politik hesapları saymazsak, artık tek hedefimizin PYD'ye güney koridorunu tamamlatmamak olduğu ortaya çıktı. 

Gidişata bakılınca, kolayca karşı çıkılacak bir hedef gibi görünmüyor. Bu saatten sonra, PYD'yi bu hale getirenin yanlış politikalarımız olduğunu tartışmanın da anlamı yok. 

Lakin PYD odaklı hedefimizi sağlayabilme adına yapacaklarımızın uzun vadeli getiri ve götürüleri ile alternatif planların yeterince sağlıklı bir biçimde tartışıldığından kuşkum var. Birilerinin Suriye ve Irak'ı ülkemize katılmış gösteren haritalar yayınlamaları, bir ara küllenen ümmetçi söylemlerin ve Osmanlıcılığın yeniden harlanması ayrıca ürkütüyor.

Suriye için şimdiye kadar itina ile sakındığımız askerimiz, artık açıkça bu savaşın tarafı haline geldi. Ancak önce Ergenekon, ardından darbe girişimiyle arka arkaya aldığı yaraları ne ölçüde sarabildiği ciddi soru işaretidir. 

Sözüm ona askerimizi kamufle eden ÖSO hakkında ileri sürülen yetersiz sayıları, düşük motivasyonları, radikal İslamcı eğilimleri, eğitim ve deneyim eksiklikleri ve yamalı bohça yapıları; onlara bel bağlanamayacağını düşündürüyor. 

Dile getirmesek, hatta iç politik malzemeye dönüştürüp aksini iddia etsek de, Türkiye'nin halihazır Suriye topraklarındaki varlığı, icazetle mümkündür. Üstelik bu, çıkarları birbiriyle örtüşmeyen tüm aktif tarafların aynı anda olurunu gerektiren, pamuk ipliğine bağlı bir icazettir. Bunu sürdürebilmek çok zordur. Riskleri göze alarak ısrarın bedeli, kazanımlarımızı çok aşabilir. 

Tüm zafiyetlerimizin üstüne, aynı anda birden çok tarafla savaşmak hiç kolay olmayacaktır. PYD, IŞİD ve rejim güçlerinin "kendi" topraklarında oluşu ve ortamın gerektirdiği muharebe tarzı için deneyimleri onlar için avantaj olabilir. Üstelik PYD ve IŞİD yalnız bölgede yürütmekle yetinmeyip, savaşı Türkiye'ye -her zamankinden çok daha fazla- taşıyacaklardır. 

Diyelim ki, tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye bunları aştı ve Suriye'de hedeflediği toprak diliminin kontrolünü sağlayabildi. Asıl hikâye bundan sonrasıdır. Garantörü olduğumuz Kıbrıs'ta bile sıkıntılar yaşarken, askerimizi, bunca farklı aktörün bulunduğu bir ortamda, uluslararası hukukun izni olmadan tutmak neredeyse imkânsızdır. Ve yine diyelim ki, her şeyi göze alarak kaldık. Orası her gün şehit haberi almak zorunda kalacağımız, Türkiye'yi uluslararası arenada ciddi sıkıntılara sokacak bir bataklıktır. 

Suriye'nin kısa ve orta vadede, şu veya bu şekilde istikrara kavuşması mümkün görünmemektedir. En azından İsrail'in ve güçlü lobisi nedeniyle etkili olduğu ABD'nin karışıklığın sürmesi için çabalayacağı anlaşılmaktadır. Çok yönlü etnik, mezhep ve hizip çatışmalarının son bulması umudu yok gibidir. Bütün bunların anlamı, Suriye'den çıkmanın girmekten daha zor olduğudur. 

Bu savaşın hem sahada, hem de sahanın ötesinde ciddi maliyetleri vardır. Türkiye bu bedeli ödeyebilecek durumda değildir. 

***

Belki egemen olmanın garantisi değildir ama günümüzde bir toprağa sahip olmanın asgari koşulu, o topraklar üstündeki sayısal varlığınızdır. 

Suriye'deki Kürt sayısı ancak Türkmenlerinkiyle kıyaslanabilir. Üstelik dağılımları, pek az alanda çoğunluk sağlayabilecek yeterliktedir. Karışıklık öncesi nüfusun beşte dördünü Arapların oluşturduğu bilinmektedir. 

PYD ile en etkin savaş, bölgeye dağılan Suriyelilerin ülkelerine ve yaşadıkları topraklara geri dönebilmesinin yolunu açmaktır. Bunu sağlayabilmenin en makul yolu, daha fazla demokrasi için ikna edilebilecek Suriye rejiminin alan hâkimiyeti sağmasının desteklenmesidir. 

Böylesi bir sondan İsrail ve PYD hoşlanmayacaktır. Türkiye'ye güvenini yitiren ve muhtemelen bu yüzden seküler alternatif olarak Kürtleri gören, ayrıca İsrail'i gücendirmek istemeyen ABD de hoşnut olmayabilir. Ama ABD'nin IŞİD ve radikal İslam kaygısı daha öncelikli olabilir. Bu doğruysa, kaygıları giderilecek ABD'nin ikna edilmesi mümkündür. 

ABD dâhil, tüm taraflar, her fırsatta "Suriye'nin toprak bütünlüğünden yana olduğunu" ifade etmektedir. Bu çabalardan Suriye rejiminin mest olacağına, baş destekçisi İran'ın çok mutlu, destekçisi Rusya'nın mutlu olacağına kuşku yoktur. 

Mültecileri kâbus gibi gören AB ve mülteci yükünü taşımak zorunda kalan bazı komşu ülkelerin benzer duyguları paylaşacakları öngörülebilir.

Ciddi mülteci yüküyle karşı karşıya olan ülkemiz için de bu önemlidir. 

***

Tüpten çıkan macunu geri sokmanın o kadar kolay olmadığının farkındayım. Ama diğer çözüm alternatiflerinin bundan daha kolay olduğunu kim söyleyebilir ki?

Tükürdüğünü yalamak da kolay değildir. AKP seçmeni Reis'inin kusurlarını meziyet gibi görmeye teşne olduğuna göre, çark da sorun olmaz.

Esed'i yeniden Esad yapıp, ailecek tatile çıkarak eski güzel günleri yâd edebilirler. Olmadı, Suriye'de gözetim altında demokratik seçimlere razı olabiliriz. 

İster istemez akla "o zaman bunca boku niye yedik?" sorusu gelebilir. Malum, biraz hafızası kıt bir milletiz. Unutmasaydık, "koprofaji hastalığına mı dûçâr olduk?" diye düşünmeden edemezdik. Başta da söyledim ya, zararın neresinden dönsek kârdır. 

***

Türkiye'nin Kürt meselesini çözme tarzının yanlışlığı ve PYD'ye yaklaşımımız bir başka yazının konusudur.