Zihinsel kölelik

26 Eylül 2016 Pazartesi  |  MENTOR

Ben ilke olarak "münferit" olmayı tercih eden biriyim çünkü her türlü aidiyet ve bağlılığın insanın özgür iradesini kaybetmesine ve zihninin köleleşmesine neden olduğunu düşünüyorum.

Bunun sonucunda toplum dogmalarla (asla değiştirilmeyen, değiştirilmesinin dahi düşünülmesi sapkınlık sayılan sabit fikir, fikirsel tabu) donatılıyor ve böyle tutsak zihinlerden oluşan bir toplumda bilim, ilerleme, yeni fikirler oluşmadığı gibi kollektif bilinç dışında bireysel bilince sahip olmadıkları için algıya açık ve otoriter yönetimleri davet eden eden tepkisiz toplumlar haline geliyorsunuz.

Sigmund Freud ve Alfred Adler ile birlikte çağdaş psikolojinin kurucusu sayılan Carl Gustav Jung "Bireyselleşmenin insanı özgürleştirdiğini söylüyor", açıkcası ben de buna katılıyorum.

Maalesef toplumumuzun fikir ve entelektüel yaşamı çökmüş durumda, her yerde dogmalar kol geziyor. En hazini de bu ortama neden olan fikir akımlarının zaman geçtikce kendi yarattıkları ortamın kurtarıcısı olarak ortaya çıkmaları.

Suçların şahsiliğine inan bir insanım, kimse başkalarının işlediği suçlardan dolayı yargılanamaz; bu nedenle Ergenekon, Balyoz gibi geçmişte olanlarla hesaplaşmak için uydurulan ve rövanş amacı taşıyan, masum insanları hapse tıkan düzmece davalara hep karşı çıktım, suçsuz insanların suçlu gibi sunulması insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçtur.

Ancak bu davalarda suçsuz yere büyük adaletsizliğe uğramış değerli insanlar geçmişte temsil ettikleri misyonun işlediği suçları ve bugünkü "fikirsizlik" ortamından sağdan soldan aydınları hapiste çürüterek sorumlu oldukları gerçeğini görmezden gelince işler değişiyor.

Bugün konuşan değerli subaylarımızdan bir ricam var: Önce bir sağdan bir soldan  diye 17 yaşında suçsuz yere asılan çocuklardan, seçilmiş Başbakan'ı asan militarist diktatörlüklerden, ülkenin kan gölüne çevirilmesine izin verip bir gecede kurtardık türü sahte kahramanlık hikayeleri ile ülkenin fikir yaşamı üzerinden silindir gibi geçilen dönemlerdeki adaletsizliklerden bahsetsinler, yoksa inandırıcılıkları tartışmalı oluyor.

Gelelim şu askeri okul konularına...

Bu halkın paraları ile bu halka hizmet eden insanların okulu, hastanesi, evi,  tatil yeri, pasaportu ayrı olmaz, ayrı olursa halktan kopar ve kendinin halkın sahibi gibi görmeye başlayan elitist bir sınıf oluşur. O zaman da bu fikirsel altyapı darbeleri meşru gören eli silahlı bir kesimin oluşmasına neden olur. Bu yapı darbenin düşünsel temelini oluşturur ve değiştirilmesi doğrudur.

Askeri okulların, hastanelerin, kampların, lojmanların, ordu evlerinin (kamuya ait halkın parası ile devlet memurlarına ayrıcalık sağlayan göreve ilişkin olmayan tüm tesisler de öyle) hepsi kapatılmalı ordu olması gerektiği gibi içinden çıktığı halkın arasında yaşatılmalıdır. O zaman kendini onun üstünde görüp halkın üzerine bomba yağdırması vicdanına sığmayacaktır.

Bunları yapanların art niyetli olduğuna dair değerlendirmeler ise spekülasyondur, herhangi bir art niyet vardır veya yoktur diyemem ama geleceğe dönük amaç budur türü değerlendirmeler sadece şüphedir ve çağdaş insanlar şüphe ile kimseyi yargılamazlar.

Atatürk benim büyük saygı duyduğum bir lider ve yaşadığı dönemde geri kalmış Doğu toplumlarına umut ışığı veren, ileri görüşlü, sıra dışı, belki bin yılda bir sahip olunabilecek birisi ama hepimiz gibi bir insan hepimiz gibi doğruları ve yanlışları olmuştur. Onu insan üstü bir pozisyona getirmek en başta Atatürk gibi "bilim ve demokrasi" aşığı bir insana büyük hakaret olur.

Kabul etmemiz gereken bir başka gerçek de Atatürk'ten sonra Cumhuriyetin yolundan saparak halka yukarıdan bakan militarist bir asker sivil egemenliğine yöneldiğidir, bu gerçektir; elbette aileleri bu dönemin nimetlerinden yararlanmış, kolejlerde okumuş, Amerikalara, Avrupalara gitmiş, Kolejli, Galatasaraylı, Rotaryen, Lion, Boğaziçili, ODTÜ'lü, Mülkiyeli diye özel sektör de dahil seçkin kulüpleri oluşturmuş insanlar ne söylediğimi anlayamaz ama inanın sizin yaşadığınız dünyanın dışında sizden çok daha büyük çok daha farklı bir Türkiye var ve onlar Çankaya'da, Bakırköy'de, Kadıköy'de falan yaşamıyor.

Bakın ben size anlatayım...

Ben Anadolu da küçük bir kasabada doğdum, öyle sandığınız gibi tarikatlar, sarıklılar falan da yoktu. İlkokul mezunu babam kasabanın sahneye koyduğu tiyatrolarda doktor rolü falan oynardı öyle bir yerdi ama biz Ankara'ya gitmeye korkardık. 

Niye mi? 

Çünkü bizim giyimimizle, konuşmamızla, davranışlarımızla dalga geçilirdi "köylü" diye aşağılanırdık, daha da kötüsü bu köylü aşağılamasını biz de içselleştirmiştik onlara benzemeye çalışırdık. Düşünebiliyor musunuz, toplumun zihninde bir yaşam biçimi tamamen yok sayılacak ve aşağılanacak kadar büyük bir toplumsal algı yaratılmıştı, ayrımcılığın daha ötesi olabilir mi?

Ben benzemeyi başardım ama benzemeyi başaramayanlara ne oldu bilmiyorum muhtemelen benden çok daha zeki ve akıllı olmalarına rağmen büyük çoğunluğu başaramamıştır ve nereden geldiklerini saklamaya çalışıyorlardır.

Bitmedi, ben bu ülkenin iyi okullarından birini bitirdim, İngilizce ve Almanca biliyorum, çalıştığım kurumlar beni defalarca yurt dışında eğitime gönderdi ama hala bu elitist ırkçılığın pençesinden kurtulamıyorum.

"Hımm o küçük kasaba lisesinde mi okudun ama nasıl olabilir ki canım İngilizce, Almanca falan bir yanlış vardır."

O yüzden kimse bana Atatürk'ten sonra sistem militarist  ve kendini halkın üzerinde gören bir seçkinler yönetimine dönmemiştir demesin inanmam.

Sonuç olarak; konu laik veya dindar o veya bu olmak değildir, sorun bizim düşünme yeteneğini kaybetmiş doğruyu görmekte zorlanan bir toplum olmamızdır bunun en büyük nedeni de kendini halka ayar vermeye yetkili hisseden darbeci kafanın geçmişte düşünen herkesin kafasına vurmayı sistem haline getirmesidir. O yüzden çözüm geçmişte değildir, çözüm gelecekte düşünen bir toplum olmayı becermektedir. Dünyada tamamen doğru veya tamamen yanlış insan veya ideoloji yoktur, birbirimize laik veya dinci değil doğru veya yanlış değerlendirmesi yaparsak çok daha sağlıklı bir toplum oluruz.

Not: Bir de Anıtkabir'de park istemiyoruz saçmalığı var. Parkın yerini, Anıtkabir'deki dokuya uygun olup olmaması elbette tartışılır ama Anıtkabir'de park istemiyoruz nasıl bir dogmatik yaklaşımdır, nasıl bir akıl tutulmasıdır anlamak zor. Bebeler gelse Atalarını ziyaret edip parkta oynasa, zihinlerinde sıcak anılarla oradan ayrılsalar daha iyi değil mi? Anıtkabir'de park istemiyoruz saçmalığı en başta çocukları çok seven ve  değer veren Atatürk'ü anlamamış olmaktır. Bana Atatürk'den çok kendi sırça köşkünü koruma refleksi gibi geliyor, yoksa çocukların kafasında soğuk bir taş olarak değil sıcak bir anı olarak kalmasına itiraz etmezlerdi.