Solcu Selçuk, polis Serkan ve 'Metrodaki Yabancı'

04 Ekim 2016 Salı  |  MG ÖZEL

Medya Günlüğü'ndeki "Pazartesi Söyleşileri"nin bu hafta farklı bir konuğu var: Yazar Ali Parlar. Berlin'de yaşayan Parlar'ın kısa süre önce Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan romanı "Metrodaki Yabancı", eski solcu Selçuk'un Almanya'dan yıllar sonra geldiği İstanbul'da yaşadığı ilginç olayları anlatıyor. Bu, değişik bir roman, içinde casusluk da var dedektiflik de, siyaset de var teknoloji de. Kitabın asıl başarısı okurun, özellikle İstanbul'u bilenlerin, Selçuk'la peşindeki polis Serkan arasındaki soluk kesen kovalamacayı sanki bir film izler gibi gözünde canlandırabilmesini sağlaması. Parlar'a "Metrodaki Yabancı"yı sorduk:

-Yayınevi kitabınızı "Türkçe edebiyat" türünde yayınlamış. Dedektif ya da casus romanına da benziyor ama tam olarak öyle de değil. Sizce hangi türe koymamız gerekiyor?

-Romantik-siyasi gerilim olarak sınıflandırabiliriz bence. Polisiyede polis bir cinayeti aydınlatır. Casusluk romanlarında kahramanlar bir devletin olanaklarını kullanarak bilgi çalarlar. Metrodaki Yabancı'da ise bireyin bütün sisteme karsı tek başına mücadele etmesi ve "bir şekilde" başarılı olması işleniyor. 

-Bu soru size çok soru sorulmuştur herhalde...Kitabınızın kahramanı Selçuk Pekmezci siz misiniz, yani kendinizi mi anlatıyorsunuz?

-Selçuk Pekmezci tamamıyla kurgulanmış bir kişilik. Benimle ortak yanı yurt dışında yaşayan bir mühendis olması. Ama çoğunlukla da öyle değil midir? Gazeteci yazarın roman kahramanı gazetecidir, hukukçu yazarin kahramanı avukat olur. Galiba insanlar tanıdıkları dünyayı daha kolay anlatabiliyorlar. Ayrıca kişisel görüşüm şudur: bir yazar kendisini roman kahramanı olarak yazmamalı. Çünkü öyle olursa farkına varmadan kahramanın tarafını tutmaya başlar ve roman ajitatif bir metne döner. O yüzden çoğu  yazar kendisini romana dahil ederse bunu okuyucunun hiç düşünmeyeceği bir kişilik üzerinden yapar.

-Kitap İstanbul'u çok detaylı olarak anlatıyor, okurken insan gözünde canlandırıyor, bir film seyreder gibi. Anlattığınız caddeleri, ara sokakları tek tek dolaşıp notlar mı aldınız yoksa hafızanıza mı güvendiniz?

-Ben uzun yıllar Istanbul'da yaşadım. Romandaki sokakların, caddelerin çoğunu zaten çok iyi tanıyorum. Bilmediklerimi de dolaştım. Ama not almayıp daha cok hafızama güvendim. Emin olamadığımda da internet aracılığı ile teyit ettim. 

-Eski solcu Selçuk Pekmezci kendisiyle olduğu kadar devletle de hesaplaşma içinde. 20 yıl sonra geldiği ülkesini ne kadar değişmiş buluyor?

-Terkettiğinde yeni yeni kartlı telefon kulübelerinin kurulduğu Istanbul'da artık herkesin cep telefonu var. İnsanlar bir kac avroluk alışveriş için bile kredi kartı kullanıyorlar. Otobüsler sadece elektronik bilet kabul ediyorlar (Almanya'da hala bilet satın alıyorsunuz). Ama bu teknolojik gelişme toplumsal bir gelişmeye yol açmamış. Devlet her köşe başına evlerin yatak odasını bile gözetleyebileceği Mobese kameraları koymuş ve  toplum buna hiçbir tepki vermiyor. Hatta Selçuk böylesi bir "Big Brother" ülkesini tahayyül edemediğinden kaçış esnasında hatalar yapıp neredeyse yakalanıyor.

-Selçuk'un peşindeki Emniyet Müdürü Serkan sizin kafanızdaki klasik Türk polisi mi? Anladığımız kadarıyla işkenceye karşı...

-Emniyet Müdürü Serkan'ın  işkenceye karşı olmasının nedeni onun humanist olmasıdan değil, ben merkezci, kendini beğenmiş bir insan olmasından. Serkan delilleri teknik yöntemlerle ve zekasının gücü ile bulmak, zanlıyı bir nevi alt etmek istiyor. Zanlıya şiddet uygulamak zorunda kalan polisin karşısındakine yenildiğini düşünüyor ve zanlıya böyle bir ahlaki üstünlük vermek istemiyor. Bu anlamda Serkan benim kafamdaki klasik Türk polisi değil. 

-Roman boyunca Selçuk ve Serkan sanki bir zeka yarışmasında yarışıyor. Hangisi daha zeki aslında? 

-Romanda asıl zekası ile ön plana çıkan emniyet müdürü Serkan. Selçuk, daha çok gördüğü eğitimin ve iş hayatının ona sağladığı olanaklardan yararlanıyor.  Mesela mesleği ve çalıştığı projeler nedeniyle elektronik takibi biliyor, SIM kartının şifresini kırabilecek insanlar tanıyor. Ayrıca siyasi gecmişinden ötürü de saklanmayı biliyor. Emniyet müdürümüz Serkan ise kelimenin tam anlamıyla "samanlikta iğne" arıyor. Ve o iğneyi de zekası sayesinde buluyor. Selçuk'un tepkilerinden onun ne kadar uzaklaşmış olabileceğini biliyor, gecmişini analiz edip bir adım sonra ne yapabileceğini tahmin ediyor. Yanlız romanda zeka dışında bir faktör daha var: Sevgi. Selçuk yanlızlığı seçmiş bir insan olsa da Serkan'ın hiç anlayamadığı bir sekilde insanların sempatisini kolayca kazanıyor. Bu yüzden karşısına çıkan insanlar ona yardımcı oluyorlar. Serkan, takip esnasinda insanların Selçuk'a sempati duyduklarını fark ettikçe duygularına yenilmeye baslıyor. Ve duyguları dışarıda tutamayan zekası birdenbire hatalar yapmaya başlıyor. Selçuk bir anlamda zeka açısından eksiğini sevgi aracılığı ile dolduruyor. 

-Genel olarak romanlarda farklı bir konuya, sahneye geçildiğinde yeni bir bölüm başlar. Oysa kitabınızda bir paragrafı heyecanla okurken, o paragrafın hemen altındaki satırda başka bir sahneye geçiliyor.  Heyecan unsurunu aralıksız tutmak için mi böyle yaptınız?

-Okurun romanı sinema izliyormuş gibi gözünde canlandırmasını istedim. O yüzden gerilimin arttığı yerlerde bölümleri harmanlayarak hikayeyi anlattım.

-Dedektif, casusluk türü romanların sondan başa yazıldığını söylerler. Siz de öyle mi yaptınız?

-Aksine. Başladığımda kafamda bambaşka bir son vardı. Hatta bitirince roman icin üç farklı son oluştu ve ben en hikayenin akışına en uygun olanı seçtim...Ben roman yazmayı biraz çocuk büyütmeye benzetiyorum. Her anne baba çocukları doğduğunda onun için bir gelecek planlar ve çocuğu buna uygun olarak yönlendirmeye çalışır. Çocuk ise hemen hemen her defasında anne ve babanın düşündüğünden çok daha farklı bir insan olur. Ama anne baba çocuklarını bu haliyle daha çok severler.  Roman da başta düşünüldüğünden çok daha farklı bir yere gider. Ama bu haliyle daha güzel olur.

-Yurtdışında yaşıyorsunuz, dışarıdan bakıldığında Türkiye nasıl bir ülke görünüyor?

-Romanda şöyle bir pasaj var. Kahramanımın bu görüşüne aynen katılıyorum: Ne enteresan bir ülkeydi Türkiye. Hangi genç insanla biraz konuşsan mutsuz olduğunu ve Batı'ya kaçmanın yollarını aradığını fark ediyordun. Ama seçim günü geldiğinde her iktidar döneminde ülkeyi biraz daha Doğu'ya doğru sürükleyen muhafazakâr/milliyetçi partileri seçiyorlardı. Batı'ya kaçmak isteyenler neden kendi ülkelerinde Batı'yı istemiyorlardı acaba?"

Portre/Ali Parlar

Iğdır'da doğdu. İlkokulu ve ortaöğretimini Iğdır'da, liseyi ise İstanbul Haydarpaşa Erkek Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Makinaları Fakültesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme İktisadi Enstitüsü'nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Berlin Teknik Üniversitesi'nin Informationstechnik in Maschinenwesen bölümünde okuduğu sırada Berlin'de yaşama kararı aldı. 1998 yılından beri Yazılım/Sistem mühendisi olarak çalışmaktadır. Halen Berlin'de yaşamaktadır.