'Bir Aşk Masalı'

02 Ekim 2016 Pazar  |  KÖŞE YAZILARI

Gelmiş geçmiş en büyük hikayecilerden biri, diye tanır bizden önceki kuşak onu;  kırk dört yıllık kısacık yaşamında Türk edebiyatına kazandırdığı eserler saymakla bitmez!

Sabahattin Ali...

 

Bir Pazar günü yoğun gündem üzerine ahkam kesmek yerine, yahut Avrupa başkentleri kaynaklı sıradan bir yazı yerine, Sabahattin Ali'nin 'Bir Aşk Masalı'nı seçtim sizlere...

Hatırlayanlar olacaktır, olsun.

Bilinen bir hikayedir, bilinsin.
 
Yazı uzun, zararı yok. 

1946 senesinde sevgiyi, aşkı o kadar güzel anlatmış ki, okunsa da, bilinse de, yazı uzun olsa da önemli değil; önemli olan söyledikleri.

Diyor ki:  

 "Bir zamanlar bir kadın hükümdar tarafından idare edilen bir memleket varmış.  Halk burada melikesinden son derece memnunmuş.  Çünkü; bu genç ve çok güzel kadının, yurdunun insanlarını mutlu etmekten başka bir düşüncesi yokmuş.

Sarayında kapanıp oturacağı ve kendine eş olmak isteyecek yakışıklı şehzadeler bekleyeceği yerde, kış demez, yaz demez, memleketin dört bucağını dolaşır, yüzünde  keder, halinde durgunluk gördüğü her vatandaşın gamına ortak, derdine derman olurmuş. Çalışamayacak durumda oldukları için zarurete düşenlere hazinesi, dermansız illetlere tutulanlara yüreği her zaman açıkmış.

Günün birinde Melike'nin sarayının tam karşısında genç bir derviş peydah olmuş. Sabahtan akşama kadar orda dikilen derviş,  Melike'yi görünce çekilir gidermiş. Kumral hafif dalgalı bir sakalın  çevrelediği soluk yüzünde öyle dokunaklı bir ifade,  derin kara gözlerinde öyle  içe işleyen bir hal varmış ki, yoldan geçenler onun önüne bakır, hatta gümüş paralar atmaktan çekinirler, sessizce yere birer altın bırakır giderlermiş.

Her zamanki seyahatlerinden birinden dönen Melike, sarayının önünde bu dervişi görünce yüzüne şöyle bir bakmış; gözleri onun gözlerine ilişmiş, sarayına girerken baş mabeyincisine,

'Bu adamın bir derdi var, sorun bakalım nedir?' demiş.

GAMLI BAKIŞ

Baş mabeyinci hemen dervişin yanına sokulmuş, o memlekette insanları bir sözle bile incitmeye izin olmadığı için, tatlı bir sesle:

'Derviş, duruşun, bakışın gamlı, içinde bir kader mi var?' diye sormuş.

Derviş gözlerini yere cevirmiş:

'Hayır!' diye mırıldanmış.

'Peki öyleyse neden yüzün gülmüyor, neden burada bütün gün durup bekliyorsun? Bilirsin ki, Melikemiz yurdunda dertli insan bulundukça kendi de dertlenir, içi rahat etmez. İstediğin neyse söyle, çaresini ararız!'

'Hiçbir derdim, hiçbir isteğim yoktur, melikemiz üzülmesin!' demiş.

Baş mabeyinci sarayda bunları hanımına anlatmış, sonra:

'Bilmem ama efendimiz' demiş, ' sesi hafif ve gamlı, gülümsemesi acıydı.'

Melike,

'Olmaz' demiş, 'onun bir derdi olduğu her halinden belli. Ne kadar acı güldüğünü sarayımın penceresinden gördüm. Belki derdinin büyüklüğü nutkunu tutuyor.  Bu akşam arkasından gidin, bakın umulmaz illetlere tutulmuş bir hastası mı var? Para yetiştiremediği bir sevgilisi mi?..'

Derviş o akşam da önüne bir yığın halinde biriken altınları toplayıp, alaca karanlığa gömülen sokaklara dalmış, yürümüş. Şehrin fakir semtlerinden birine gelince altınları avuç avuç dağıtmış. Sonra şehrin kenarındaki küçük taş bir kulübeye girerek çorbasını pişirmiş. 

Melike bunları duyunca, büsbütün kederlenmiş. 'Memleketimde dertli bir insan var da, ben ona derman olamıyorum' şeklindeki düşüncesi içini kurt gibi kemirmeye başlamış. Kimseyi zorlamak, kimsenin yaptığına ettiğine karışıp tedirgin etmemek için ses çıkarmamış ama, onun günden güne sararıp solduğunu, gözlerinin daha derine kaçtığını gördükçe kendisi de eriyip süzülüyormuş.  Sonunda o gözlerdeki hasreti fark eden melike, baş mabeyinciyi çağırtmış:

'Dervişi sarayıma getirin, derdini soracağım' demiş.

GİZLİ AŞK

Derviş, Melikenin sarayında huzura çıkınca büsbütün sararmış. Derdi sorulunca duyulur duyulmaz bir sesle:

'Hiçbir derdim, hiçbir dileğim yoktur!' deyip susmuş. 

Ama Melike bu kısa cevapla yetinmemiş. Yumuşak, tatlı, yalvarır gibi:

'Nasıl olur derviş?' demiş. 'İnsanların içini bir dert kemirmeyince yüzü böyle solar, gözleri böyle dalar mı? Belki gönlündeki dilek  sana pek büyük, pek erişilmez göründüğü için söylemekten kaçınıyorsun.  Ama bilirsin ki, yurdum insanlarını bahtiyar görmekten başka bir arzum yoktur. Haydi çekinmeden söyle ne istediğini. Dilediğin,  elde edilmez sandığın şey, uçsuz bucaksız bir zenginlik midir? Eğer böyleyse söyle bana, tükenmez hazinelerimin yarısını, hayır, hepsini sana vereyim.'

Derviş başını kaldırmadan sallamış, cevap vermiş:

'Hayır Melikem, hayır. Benim böyle bir derdim, böyle bir dileğim yoktur.'

Melike, soluk yüzüne bakıp, koyu kahverengi gözlerde biriken bir kederle tekrar sormuş:

'Yoksa, bir kadının idare ettiği memlekette yaşamak sana ağır mı geliyor da, kendin mi bir devletin başına geçmek istiyorsun. Eğer böyleyse, başına geçtiğin devleti benim kadar, hatta benden daha fazla şefkatle, dirayetle idare edeceğini biliyorum. Söyle, memalikimin yarısı, hayır, hepsi senin olsun.'

Derviş başını kaldırmış, ama gözleri yine yerde:

'Hayır melikem, benim böyle derdim, böyle bir dileğim de yoktur'

Melike, al dudakları solup titreyerek yerinden kalkmış, bir adım atmış:

'Peki, nedir istediğin derviş?' demiş, 'Gençsin, güzelsin, gözlerinde doymamış bir hasretin ateşli bulutları dolaşıyor. Kendine layık gördüğün bir eş mi bulamadın? Söyle, bütün cariyelerimi karşına dizeyim, en sevimlisini, hayır, hepsini al!'

Bunun üzerine derviş gözlerini kaldırıp sonsuz bir hüzünle melikeye bakmış, bakmış, sonra sesi titreyerek:

'Hayır Melikem, hayır...' diyebilmiş, ama sesi boğazında düğümlenip kalmış. 

O zaman Melike dervişin yüzüne uzun uzun bakmış, baktıkça soluk yanakları al al, rensiz dudakları nar gibi olmuş.  Koyu kahverengi gözlerini bir ışık sarmış. Dervişin de yüzü kızardıkça kızarır, gözleri yandıkça yanarmış. Bu sefer genç kadın gözlerini yere çevirmiş, hafif, titrek bir sesle,

'Anladım derviş' demiş, 'içini yakan derdi, yüreğini saran hasreti, Ne istediğini biliyorum. Söyle  o da senin olacak!'

Derviş bunu duyunca yeniden sapsarı kesilmiş, sonra yine kıpkırmızı olmuş. Birkaç kere bie şey söylemek ister gibi dudakları titremiş, en sonunda uzun bir 'Aaaah!' çekerek yere yığılmış. 

Etraftan koşam mabeyinciler eğilip bakınca ölmüş olduğunu görmüşler dervişin. Yüzünde, dille tarifi imkansız, baktıkça gün ışığı gibi insanın yüzüne vuran bir saadet varmış. 

Baş mabeyinci başını sallayıp,

'Ne talihsiz adam!' demiş, 'tam muradına ereceği anda öldü!'

Gözlerini yüzünden ayırmayan Melike:

'Sus! Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceği anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir ah, diyerek düşüp ölebilendir' demiş."