Hırslarımız aklımızın önünde seyrederken...

19 Ekim 2016 Çarşamba  |  KÖŞE YAZILARI

İçeride, dışarıda topyekun savaştayız. Suriye'deki durum çoktan kör düğüme dönüştü. ABD-Rusya hesaplaşması, Sünni-Şii hesaplaşması, Türk-Kürt hesaplaşması derken, görünen o ki daha çok acılı ve kanlı günler önümüzde...

Suriye'de işler, ilişkiler iyice karışır ve karşılıklı restleşmeler tırmanırken, gündemimize "Lozan neydi, ne oldu, kim yaptı, kim haindi, kim vatanseverdi, Misak-ı Milli sınırlarına ne oldu, kim neyi, kime bıraktı? " tartışmaları ve Irak Başbakanı İbadi'nin kıratının ölçüsüne uzanan ince diplomatik(!) atışmalar eşliğinde giren Musul Harekatı başladı. Böylece Ortadoğu'da 2011'de Suriye üzerinden görülemeyen hesaplar da Musul'a taşındı.

Biz A planı, olmadı B planı, o da olmadı C planı derken, Irak Meclisi ve Başbakanı "Türkiye Musul'a giremez" diye kestirip attığı ve ABD yetkilileri "biz bilmeyiz Irak bilir" dedikleri için, bu harekatın dışında kaldık. Lozan'a karşı Musul'da bir zafer kazanma hevesimiz de şimdilik kursağımızda kaldı...Ama bu arada Dabık'a girdik. Şimdi Bab'a doğru gidecek miyiz, yoksa biz Irak'ı falan tanımayız, hem sahada hem masada olacağız diye Telafer'e doğru yürümeye kalkar mıyız...bunu zaman gösterecek. Hedef alanımız da epey geniş zaten: Gazze'den Sibirya'ya...

Bu arada içeride de yeni gözaltıları, tutuklamalar, görevden almalar tüm hızıyla sürüyor. Sayıları artık 100 binlerle ifade edilen öğretmen, hakim, savcı, akademisyen, asker, polis görevden azlediliyor; gazeteciler, yazarlar, muhalifler erken salıverilen adi suçluların yerine hapishanelere dolduruluyor...

Kürt sorunu ise her geçen gün daha da çözümsüz olmaya doğru gidiyor. Ülkede iktidarın dışında kalan her kişi ve grup kendini tehdit altında hisseder ve umutsuzluğa teslim olurken, sosyal sermayesi ağır yara alan ülkede ekonomi de hızla kötüleşiyor. 

Uçurumun kenarında tekme tokat kavga ediyoruz. Kavgayı yatıştırmasını, "şimdi kavganın sırası değil, ya birlikte kurtulacağız ya da hep beraber batacağız"  demesini beklediklerimiz ise kavganın şiddetini artırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Rejim tartışmalarından sistem değişikliğine, eğitimden çalışma hayatına, kimlik kavgasından mezhep çatışmasına, hatta 'adam gibi mi, madam gibi mi' ölmemiz gerektiğine kadar kavgayı daha da şiddetlendirecek her şey birbiri ardına gündeme sokuluyor.

Öyle görünüyor ki, AKP yöneticileri, dünyanın değiştiğini, Türkiye algısının fena halde bozulduğunu dikkate almadan, hala 7 Haziran'da kaybettikleri oyları 1 Kasım'da onlara geri getiren yol ve yöntemlerin geçerli olduğunu düşünüyorlar...İçeride toplumla kurdukları iletişimde de, ekonomide attıkları adımlarda da, dışarıda tüm dünyayla kurdukları ilişkilerde de kriz, kavga, çatışma ve güvensizlik arttıkça kazanç hanelerine yazılanların da artacağı inancıyla hareket ediyorlar. Bu nedenle "şimdi sırası mı?" dediğimiz "başkanlık" tartışması, Bahçeli'nin de olağanüstü katkılarıyla yeniden gündemimizde. Cerablus, Menbiç, Bab, Halep derken Musul üzerinden Irak ve hatta İran'la savaş tehditi altında dediği dedik bir başkanın yönettiği, kimsenin, değil muhalefet etmek 'gözünün üstünde kaş var' demeye dahi cesaret edemeyeceği bir Türkiye'ye doğru hızla koşuyoruz. 

15 Temmuz darbe kalkışması AKP yönetimine hemen her alanda istediğini yapabilme ve Anayasayı tümüyle askıya alma özgürlüğünü sağladı.

Artık anayasamız "sözde anayasadır". Yani anayasal gerçeklikle siyasal gerçeklik örtüşmüyor. Bunun böyle olduğunu Başbakan da, Adalet Bakanı da dile getiriyorlar: Başkanlık gerekçesi olarak, sanki olağan olan buymuş gibi, fiili durumu yasalaştırmaktan bahsediyorlar...15 Temmuz'un çok öncesinde anayasasızlaştırılan ve siyasetsizleştirilen ülkede AKP liderliğinin, artık istediği başkanlığı alıncaya kadar ülkenin tüm sinir uçlarına basacağı açıktır. Demokrasinin; hukukun değil, olağanüstü halin geçerli olduğu, çatışmalı, savaşlı ve krizlerden krizlere koşan bir alt üst oluştan geçeceğiz. Bu arada ekonomi de haliyle epey hasar alacak...

Nitekim içeride ve dışarıda tuttuğumuz çatışma ve kavgacı yol ve kriz sever tutumumuz döviz kurlarını ve tüm ekonomik göstergeleri etkilemeye başladı. Biz kavgada sürekli yeni cephe açarken dolar fiyatı fırladı ve  bütçe açığı yükseldi. Eylül'de vergiler yüzde 32 düşmüş, harcamalar ise yüzde 15 artmış. Ekonomi daralırken cari açık da büyümüş ve 31 milyar dolara çıkmış. Turizm deseniz, kan kaybı tahammül sınırlarını çoktan aşmış. Ağustos turizm geliri geçen yılın aynı ayının 1.5 milyar dolar gerisinde. İşsizlik rakamları ise felaket. Son 7 yılın en yüksek Temmuz işsizliği. Yüze 11'e fırlamış. Daha kötüsü OECD rakamlarına göre 15-29 yaş grubunun yüzde 29.8'i ne işte ne de eğitimde. Sadece bugünü değil geleceği de kaybediyoruz!...

Yılın ikinci çeyreğinde toplam dış borcumuz 421 milyar dolarla tarihinin en yüksek noktasına çıkmış. GSMH'ye oranı da AKP'li yılların en yüksek düzeyi yüzde 59.5 olmuş.  Reel sektör firmalarının döviz varlıkları ile döviz yükümlülüklerini gösteren, net döviz pozisyonuna baktığımızda durumun vehameti ortaya çıkıyor. Eksi 201.3 milyar dolar. Uluslararası Yatırım Pozisyonu ise Temmuz sonunda eksi 308.2 milyar dolar. Önümüzdeki 12 ayda 170 milyar dolar dış borç ödeyeceğiz. Buna 31 milyar dolar da cari açığı ekleyin. Üstelik ucuz petrolün de sonuna geldik gibi. Bundan sonra enerji faturamız daha kabarık gelecek...

Ekonomideki tablo böyleyken, bazı yetkililer doların yükselmesi o kadar önemli değil diyor. Başbakan ise "Dolardan bize ne, dolsa ne olur dolmasa ne olur" diyerek olabilecek en gayri ciddi yaklaşımı sergiliyor. Umarım, "dolar dolsa ne olur, dolmasa ne olur" derken  halkın ve ülkenin fakirleşmesi çok da önemli değil demek istemiyorlardır...Dahası Başbakan bütçe yatırımlarını açıklarken "bir de bütçe dışında yaptığımız yatırım harcamaları var" diyerek bütçemizin de güvenilir bir kaynak olmadığını dünya aleme ilan ediyor ve yatırımcının yüksek risk algısını pekiştiriyor.

Ağır travma geçiren bir orduyla, sabah karakola imza verdikten sonra uçmak zorunda kalan darbe zanlısı  pilotlarla sınır ötesi harekata kalkışanlar, Musul'da sahada da masada da olacağız diye inatlaşanlar iç politikaya endeksli kavgacı ve maceracı bir  dış politika ile bizi her geçen gün dünyanın dışına atıyor. Dünyanın bizi "tehlikeli ülke" ilan etmesinin sınırlarında dolaşıyoruz. Öyle ki, 15 yaş grubu dahi ülkenin geleceğinden ümidini kesmiş durumda. Çünkü ülkeyi yönetenlerin ekonomiden tarihe ve  dış politikaya bilgisi ve global dünya algısı "Kürk Mantolu Madonna"yı  pop star  Madonna sananlardan ve "aaa 1943'te Madonna var mıydı?" diyenlerden pek de farklı değil.

Akıl ve sağduyu çağrısı yapmaktan ve sonuna kadar barış, demokrasi ve hukuk talep etmekten başka çıkışımız yok. Artık daha yüksek sesle Nazım Hikmet gibi "Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak" demek zorundayız...