İşte Amerikan başkanlık sistemi

26 Ekim 2016 Çarşamba  |  MG ÖZEL

Başkanlık sistemi tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle Medya Günlüğü'nde 27 Haziran'da yayınladığımız konuyla ilgili önemli bir söyleşiye yeniden yer veriyoruz...

Son dönemde, özellikle iktidarın ısrarıyla masıyla Türkiye'de tartışılan konuların başında başkanlık sistemi geliyor. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da bilen de bilmeyen de tartışmaya katılıyor...Bu haftaki "Pazartesi Söyleşileri"nde konuğumuz ABD'yi iyi bilen, kısa süre önce Asi Yayınları'ndan piyasaya çıkan "Amerika Başkanlık Sistemi" kitabının yazarı gazeteci Kubilay Çelik. Ancak, ABD'deki başkanlık sistemini öğrenmek için kitabı okumaya başladığınızda bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Evet, başkanlık sistemi çok ayrıntılı olarak anlatılıyor ama 400 sayfayı aşan kitap Çelik'in 40 yılı aşkın meslek deneyimini aktardığı bir başvuru kitabına, hatta neredeyse küçük bir ansiklopediye dönüşmüş. İçinde ABD ile ilgili aklınıza gelen, gelmeyen bütün soruların yanıtı var. Örnek mi?..Kızılderililerin nasıl katledildiğinden Türkiye'nin "harcandığı" füze krizine... Gizli servisin skandallarından lobiliciğe, öğretmen maaşlarından Muhammed Ali'ye, basın özgürlüğünden başkanlık uçağına binmenin ücretine kadar ABD hakkında her şey bu kitapta yer alıyor...Çelik, Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:

-Kitabınızın adı "Amerika Başkanlık Sistemi" ama içinde yok yok, gerçek bir bilgi hazinesi. Bu kadar çok bilgiyi nasıl topladınız? 

-Ben Amerika'ya 1977 yılından beri gidip geliyorum. 1979 yılından 1994 yılına kadar da 5 yıl Hürriyet'in 10 yıl da Milliyet'in temsilciliğini yaptım. Türkiye'ye döndükten sonra da yine gazeteci olarak, her yıl bir-iki kez gidip ABD politik ve sosyal yaşamını yerinde inceledim. 
Son 6 başkan; yani 39. ABD Başkanı Jimmy Carter, 40. Başkan Ronald Reagan, 41. Başkan George H. Bush (Baba Bush), 42. Başkan Bill Clinton, 43. Başkan George W. Bush (oğul Bush) ve 44. Başkan Barack Obama'yı yakından takip ettim. Sorunuzda da belirttiğiniz üzere; kitabın içinde 'yok, yok.' Çünkü ben de bu sistemin içinde yıllarca yaşadım. Sistemi iğneden-ipliğe bilirim. Ayrıca iki dalda yüksek lisansımı da orada yaptım. Bu kitabın içinde 40 yıllık bir birikim var ve bu süre içinde ilginç bulduğum ve kendi yazdığım yazıları da bir araya getirerek bu bilgileri topladım.

-Başkanlık sisteminin ABD'ye özgü koşulları olduğunu söylüyorsunuz. Nedir o koşullar?

-ABD başkanlık sistemiyle kuruluşundan, yani 1776 yılından beri idare ediliyor. İlk Başkan George Washington'dan, son Başkan Barack Obama'ya kadar gelen 44 ABD başkanı bu sistemin bir parçası. Yoksa öyle bilmem kaç yıl önce "Haydi başkanlık sistemine geçelim" diyerek olmadı. ABD'ye özgü koşullara gelince; ABD Anayasası yalnızca 7 maddeden oluşur. Yani kısacıktır. Ancak burada birtakım yazılmamış kanunlar ve kurallar uygulanır. En yetkilisinden, en sade vatandaşa kadar herkes sistemin nasıl işlediğini ve nasıl işlemesi gerektiğini, yazılı olmasa da bazı konularda nasıl davranacağını çok iyi bilir. Yani en basitinden ABD'de gecekondu, kaçak elektrik, su vs. konusunda bir kanun yoktur. Çünkü insanlar böyle bir şeyin olacağını aklından geçirmez. Ben ABD'de, Türkiye'deki gecekondunun ne olduğunu bir türlü anlatamadım. Aslında anlattım da, ABD'liler bunu anlamakta güçlük çekti. Bir başka örnek de; kimse yetkililerden izin almadan, evinin önüne basit bir veranda dahi yapmaz, yapamaz. Bir şey satın alırken 'fişli mi olsun, fişsiz mi?' demek kimsenin aklına gelmez. Bu tür örnekler ABD'ye özel koşullardır. Bunlar için yazılı bir kanun yoktur. ABD halkı için, kişilerin birbirine ve de sisteme karşı saygılı olması, orada bir yaşam biçimi haline gelmiştir. 

-Kitabınızdaki örneklerden Amerikan başkanlarının sandığımız kadar güçlü olmadığını anlıyoruz. Her istediğini yapması nasıl engelleniyor?

-ABD başkanlık sisteminin en büyük özelliği 'Kuvvetler Ayrımı'dır. '3 Y' (Yasama - Kongre, Yürütme-Başkan ve Yargı-Yüksek Mahkeme) kesin çizgilerle birbirinden ayrılmıştır ve kimse kimsenin işine karışmaz, karışamaz ve de müdahale edemez. ABD'de başkan, Kongre'ye yasa teklifi veremez. Kanun yapma yetkisi Kongre'ye aittir. ABD'de Yüksek Mahkeme'ye getirilen yargıçlar da, kendilerini bu işe aday gösteren başkanların dahi etkisi altında kalmazlar. Bizdeki gibi öyle görevden alma, başka yere sürülme gibi bir endişe yaşamazlar. ABD'de gerek başkan adayının, gerekse senatör ve milletvekili adaylarının kim olacağına parti karar vermez. Yani 'parti adayı değil, aday partiyi seçer' o yüzden de hiçbir adayın partilerine, parti başkanlarına karşı bir minnet borcu yoktur. Hiçbir aday 'bir dahaki seçimde partim veya parti başkanım beni aday göstermez' korkusu yaşamaz. Bizim dilimize de yerleşen 'Gaz ve Fren' (Checks and Balances) tam da budur. Bu yüzden Kongre'deki milletvekili veya senatörler, vicdanlarına ve kafalarına göre karar verirler. Bu kararlar kendi partisinden seçilmiş olan başkanın aleyhine dahi olabilir.
İşte bu yüzden ABD başkanlarının öyle sınırsız yetkisi yoktur. Yetkileri bellidir. Kimsenin işine karışamaz, o gaza gelip karıştığı anda da, birileri fren yaparak onu durdurur. Başkanların güçlü olduğu yanları elbette vardır, ancak bu güç kanunların ona verdiği yetkiyle sınırlıdır. 

-Amerikan tarzı başkanlık sistemine özenen ülkelerin, örneğin Latin Amerika ülkelerinin başarılı olamamasının nedeni ne sizce?              

-Bildiğiniz üzere Amerika kıtasının kuzeyinde ABD vardır. Güneyinde ise Latin Amerika ülkeleri yer alır. Başkanlık sisteminin, dünyada tek başarılı olduğu yer ABD'dir. Oradaki başarıyı gören birçok Latin ülkesi de zaman zaman bu sistemi denedi, ancak başarılı olamadı. Çünkü ABD; Anglosakson geleneğinden gelen bir ülke. Teamüllerle işleyen bir Başkanlık Sistemi var. Latin Amerika'da ise, toplumun sosyolojik yapısı çok farklı.

Yani Latin Amerika'nın birçok ülkesinde, toplumsal yapıya baktığınız zaman Casus Feoderis (Husumet Nedeni) dediğimiz bir durum var. Oraları fethedenler, geniş topraklar elde etmişler. Dolayısıyla buralarda kısmen 'esaret', kısmen de 'emeğin sömürüsü' üzerine kurulmuş bir düzen var. Ordu da, bu adil olmayan yönetimi desteklediğinden, bu sistem buralarda tutmuyor. Böyle bir ortamda; Başkanlık Sistemi aslında, zaten toplumda bir karşıtlık oluşmadığı için, otoriter bir sonuca gitmeyi kolaylaştırır. Latin Amerika'da karşımıza çıkan sistem; seçimden seçime sınırlı bir denetime tâbi tutulan bir 'delegetif demokrasi' adı verilen bir sistemdir.

Yani seçmen, başkanı belirliyor. Ondan sonra, diğer kurumlar pek işlemiyor. Ve 4 yıl sonra tekrar başkan seçiliyor. Fakat esas mesele toplumsal yapı denetimli bir yönetim biçimine inanmama, dengeleme ve denetimi yapacak olan kurumların gelişmemiş olması...Yetkilerin bir elde toplanması bir araya gelince, sistem oralarda işlemiyor. Toplumların bölünmüşlüğü de, yönetimi bir güvenlik sorununa dönüştürmesine imkân sağlıyor. Başkanlık sisteminin otoriterliğe hatta diktatörlüğe yol açtığı Arjantin, Bolivya, El Salvador, Honduras, Paraguay, Peru gibi Latin Amerika ülkelerinde yargının başkanın denetimi altına girdiğini görüyoruz.

-ABD'de hangi partiden olursa olsun, seçim kampanyasında hangi sözleri vermiş olursa olsun başkanlık koltuğuna oturanlar genel politik çizginin dışına pek çıkamıyor. Bunu sağlayan nedir?                                         

-Başkanlık sisteminin dezavantajlarından birisi de budur.  Yani 'gaz ve fren' meselesi.  Başkanla Kongre bazı kararlarda ters düşebilir. Bunun en son örneğini Obama döneminde gördük. Obama'nın seçim vaadlerinden  ikisi; 'Obamacare' denen sağlık reformu ve de ünlü 'Guantanamo' hapishanesinin kapatılmasıydı. Obama'nın çok ümitli olduğu; 'herkese sağlık hizmeti', devlete büyük maliyet getireceği için bu kanun yıllarca kongreden geçemedi. Guantanamo hapishanesinin kapatılması sonucu oradaki tutukluların, ABD'ye getirilme işi de ülkede büyük güvenlik riski getireceği için kongreden ret cevabı aldı. Seçim sözlerini yerine getiremeyen Başkan Obama'da, bu yüzden kongreyi, halka şikâyet etti.
 

-ABD'de sistem neden iki parti üzerine kurulu?                         

-ABD'de 50'nin üstünde siyasi parti olmasına rağmen, sistem iki parti üzerine kurulmuştur. Üçüncü bir partinin kazanma şansı yoktur. Yani ya Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler iktidara gelir. Seçimlerde Winner Takes All (Kazanan Hepsini Alır) prensibi olduğundan, iki partili bir sistem mevcuttur. Başkanlık seçimlerinde halk direkt olarak başkan adaylarını seçmez. Başkanı seçecek olan 538 delegeyi halk seçer. Bu delegelerden en fazlasını alan kişi başkan seçilir. Yani 538 delegenin yarısı 269'un bir fazlası yani 270 delegenin oyunu alan aday başkan seçilir. İşte böylesi bir sistemde üçüncü bir partinin kazanma şansı yoktur. 

 -Sizce Hillary Clinton ABD'nin ilk seçilmiş kadın başkanı olabilecek mi?         

-Hillary'nin 'başkan' olma arzusu, 2008 yılında Obama'ya karşı başkanlık için yarıştığı günlerden belliydi. İki partiden birçok aday adayının yarıştığı o dönemde, gerek çalıştığım gazeteye yazdığım yazılarda, gerekse katıldığım televizyon programlarında, ABD'ye 'ilk siyahi başkan'ın geleceğini söylemiştim. O zamanlar buna ihtimal vermeyenler yanıldı. Önümüzdeki kasım ayında yapılacak olan 2016 başkanlık seçimi için de, yine birkaç yıldan beri; 'ABD ilk kadın başkana hazır olsun' diye birçok yazı yazmıştım. Televizyon programlarında da ısrarla bunu vurgulamıştım. Bunda da yanılmayacağımı umarım. 

 -Kitabı aslında 1980'lerden beri yazmayı düşündüğünüzü söylüyorsunuz. Neden şimdi yayınlamaya karar verdiniz?                           

 -Evet böylesi bir kitabı 1980'lerden beri yazmayı planlıyordum. Ancak Türkiye buna hazır değildi. Başkanlık sisteminin en belirleyici özelliğinden biri federal sisteme dayalı olan eyaletlerdir. Bu da ülkenin bölünmesi anlamına gelir ki, en büyük çekincem buydu. Yani bu kitapla ülkeme zarar verebileceğim kaygısı taşıdım. Ancak son birkaç yıldır Türkiye'de bu konuda yaşanan ve konuşulanlara hep birlikte şahit oluyoruz. Başkanlık sistemi en üst düzeyde sık sık zikredilmeye başlanınca, ben de artık kaygılarımın yersiz olduğuna karar verip, kitabı yazmaya karar verdim.

-Türkiye'de başkanlık sistemi tartışmasına katılanlar sizce ABD'deki sistemi yakından biliyor mu?                                         

-Çoğunun bu sistemi bildiğini zannetmiyorum. En ciddi olanlar da bu sistemi pek bilmiyor. Bunun nereden mi biliyorum? Gerek iktidar, gerekse muhalefet partilerinin benim kitabıma gösterdiği ilginin, onların da öğrenme ihtiyacı duyduklarını gösteriyor. Ayrıca birçok yetkiliden de bazı yerlerde başkanlık sistemi konusunda aldığım sorular da, bende bu kanıyı oluşturdu. 

-Amerikan tarzı başkanlık sistemi Türkiye'de uygulanabilir mi? 

-ABD başkanlık sistemi aslında kötü bir yönetim şekli değildir. Burada asıl sorulması gereken şey; Bu sistem bize uyar mı? Bu kumaştan bize elbise çıkar mı? Türk halkı alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçer mi? Yukarıda da bahsettiğim üzere; ABD 1776 yılında kurulduğundan beri bu sistemle yönetiliyor. Bu halkın yaşam biçimi oldu. Biz de ise 'Haydi başkanlık sistemine geçiyoruz' demekle bu iş olmaz    

-Obama'nın Erdoğan'la konuşurken çekilmiş "beyzbol sopalı" fotoğrafı çok konuşulmuştu. Sizce bu bir tesadüf müydü yoksa verilmek istenen bir mesaj mı vardı?                                           

-Obama'nın 'beyzbol sopalı' fotoğrafının bir tesadüf olduğunu düşünüyorum. Yoksa bizim liderlere herhangi bir mesaj vermek için böyle bir fotoğraf çektirdiğini düşünmüyorum. Unutmayın ki ABD başkanlarının çoğu iktidardayken, beyzbol ve basketbolu, emekliliklerinde ise golf sporunu seviyor. Belki o fotoğraf çekilirken Obama, ya ofisinde,ya da biraz sonra Beyaz Saray'ın bahçesinde beyzbol oynamayı planladığı için o anda sopa elindeyken çekilmiş olabilir.

-Türkiye ABD için ne ifade ediyor? Vazgeçilmez mi?                 

-Her ülkenin bir takım zenginliği var. Petrol, doğal gaz vs gibi. Bana göre Allah'ın Türkiye'ye bahşettiği en büyük zenginlik toprağının bulunduğu konumdur. Hem Avrupa, hem Asya, hem de Ortadoğu arasında önemli bir köprüdür. Amerika'nın işte böylesi önemli konumdaki bir ülkeye yani Türkiye'ye her zaman ihtiyacı vardır. Bu iki kutuplu dünyada düzeninde de, Demirperde ülkelerinin yıkılmasından sonra da önemini kaybetmedi. Türkiye'de iktidarlar kim olursa olsun, bu önemin değişeceğini veya azalacağını zannetmiyorum. Hele ABD için; Rusya, İran, Ortadoğu gibi sorun yaşadığı ülkeleri düşünecek olursak, Türkiye vazgeçilmez olabiliyor. Ancak Türkiye'deki iktidarlara ve de liderlerin tavırlarına göre bu vazgeçilmezliğin önemi artar veya azalır. Ama hiçbir zaman kaybolmaz.

-Türkiye'de ABD'nin onaylamadığı bir politikacı iktidara gelebilir mi?                                             

-Bu durum çoğu zaman bir 'şehir efsanesi' olarak dolaşır durur. Ancak gerçek payı da yok değil. Bu yüzdendir ki; bırakın iktidarları, gelecek vaad eden politikacılar da tabiri caizse 'icazet almak' ya da kendisine güçlü bir taraftar grubu bulabilmek için ABD'ye mutlaka gider. Geçmişte bunun sayısız örneğini gördük.  Her ülke gibi ABD de kendisine zorluk çıkarmayacak, bir bakıma istediği birçok şeyi yaptırabilecek lider veya iktidarlarla çalışmak ister. Önemli olan karşılıklı çıkar ilişkilerinde zarar görmemektir.                                     

-Kitabınızdaki ilginç anılardan biri de, dönemin Başkanı Carter'la başka bir ülkenin gazetecisi olduğunuzu söyleyerek görüşmeniz. Bugün olsa aynı şeyi yapar mısınız?        

-Böylesi önemli bir başkana yaklaşmak pek kolay değildir. Biz de onunla bir fotoğraf çektirebilmek için Mısır ve Enver Sedat zaafını kullandık. Düşüncesizce, hatta çılgınca yapılmış ani bir hareketti. Bugün olsa asla aynı şeyi tekrarlamazdım. Çünkü günümüzde insanı 'başkana suikast yapacak potansiyel bir terörist' olarak yaftalayıp, hayatını kaydırırlar. 

 -ABD'de sansür var mı? Medya gerçekten her istediğini yazabilir mi?             

-Doğru olmak kaydıyla herkes istediğini yazabilir. ABD'de 'basın özgürlüğü' ya da 'konuşma özgürlüğü' çok önemlidir. Hele sansür asla kabul edilemez. Hoş yetkililer; aleyhlerine olabilecek haberleri yazdırmamak için çeşitli yollar deneyebilir. Ancak; gazeteciye patronu veya yöneticisi 'bu haberi yayınlama veya yazma' diye asla baskı yapmaz. Geçmişteki Başkan Richard Nixon'ın Watergate Skandalı'nı ortaya çıkarıp istifaya kadar götüren iki gazeteciydi. Daha sonraki yıllarda Başkan Ronald Reagan'ın 'İrangate Skandalı'nı ve  Başkan Bill Clinton'ın 'Monicagate Skandalı'nın ortaya çıkmasını sağlayanlar da yine gazetecilerdi. 

 

 

-Son olarak, kişisel görüşünüzü merak ettiğim bir konu: Sizce Kennedy'yi kim öldürdü?                                                 

Bu konuyu bilsem; yalnız Türkiye'de değil, dünyada Bestseller (en çok satılan) olabilecek kitaplar yazardım. Hatta Hikâyemi Hollywood film yapmak için satın alır, ben de bir kitapla müthiş zengin olurdum. Ancak yine de birçok kişi gibi benim de kafamda bu suikastle ilgili birtakım şeyler var. Kaldı ki; Kennedy hakkında birkaç değişik dönemde gazetelere diziler yapmış biri olarak diyebilirim ki; John Fitzgerald Kennedy'yi (JFK), Kübalılar, Ruslar, mafya, CIA ve de yerine geçmek isteyen politik rakipleri öldürtmüş olabilir. ABD tarihini biraz bilenler, verdiğim bu başlıklardan her birinin, bu suikasti gerçekleştirmek için geçerli bir sebebi olduğunu bulabilirler.

Portre/Kubilay Çelik

1955 yılında Kars'ta doğdu.1979 yılında üniversite eğitimini; İstanbul Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'nda (Şimdiki Marmara İletişim Fakültesi) tamamladı. 1974 yılında gazetecilik hayatına Günaydın'da başladı.1977 yılında Hollywood için çekilen Search of Noah's Ark (Nuh'un Gemisi Araştırması) adlı uzun metrajlı film için, Ağrı Dağı'na tırmanan ekipte, oyuncu olarak yer aldı.1979-1994 yılları arasında; 5 yıl Hürriyet, 10 yıl da Milliyet gazetesinin ABD muhabirliğini yaptı. 1979 yılında ABD'de Turkish Post adlı bir gazete çıkardı ve yayın yönetmenliğini yaptı.
1982 Yılında Türkiye'de çalıştığı gazete adına, Los Angeles Olimpiyatları'nı izledi. 1985; Yüksek Lisansını ABD'de; (University of Illinois- Chicago) Televizyon ve Film Yapımcılığı üzerine yaptı. Ayrıca VOA (Amerika'nın Sesi Radyosu Türkçe Bölümü'nde), Programcı-Sunucu olarak çalıştı.1985 yılında ABD'de Futbol Antrenörlüğü kursunu tamamlayarak, diplomasını aldı.1989 yılında; ABD'de 1942 yılından beri var olan ve yabancı gazetecilerin çalışmasını kısıtlayan Basın Kanunu'nun değiştirilmesini sağladı.1994 yılında ABD Dünya Kupası'nı izleyen Milliyet gazetesi ekibinde yer aldı.1994 yılında Türkiye'ye döndüğünde; Akşam, Star, Tercüman, Güneş gazetelerinde hem yöneticilik, hem de köşe yazarlığı yaptı. Levent Kırca Televizyonu'nu kuran ekipte yer aldı ve çalıştı. Business Channel Televizyonu'nda yöneticilik yaptı.
2005 yılında Veda Değil Merhaba'dır- Sadri Alışık adlı ilk kitabı yayınlandı. 2013 yılında TRT Belgesel için; Tarihin Emanetleri Malakanlar ve Kars'taki Almanlar adıyla iki belgesel yaptı. Şimdilerde çeşitli üniversitelerde medya dersleri veriyor.