'Dış güçler bizi mahvetmeye çalışıyor!'

29 Ekim 2016 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Birbirinden nefret edercesine dilimlere bölünen halkımız, nihayet bir noktada birleşti. Her birinin ufak-tefek söylem farkı olsa da kanaati ortak: Dış güçler Türkiye'yi mahvetmeye çalışıyor!

Doğrusu, bu kanaat birliği çok yeni sayılmaz. Milliyetçiler "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur!" diyerek, ümmetçiler her şeyde Siyonist parmağı arayarak, sosyalistler olup bitenden emperyalistleri sorumlu tutarak böylesi bir fikir birliği için çoktan hazırdı. 

Ama hakkını teslim etmek gerekir. AKP iktidarı, ABD merkezli postmodern "Haçlı saldırısı" ile karşı karşıya olduğumuz düşüncesini, tek sesli medyanın da yardımıyla, halkın ezici çoğunluğuna -yürekten- benimsetmeyi başardı. Dedik ya, "ötekiler" buna zaten hazırdı ve AKP bunu iyi okumuştu. 

AKP böylelikle din ve mezhep, etnisite, yaşam tarzı gibi ayrımları kışkırtarak garantiye almaya çalıştığı iktidarını, yeni ortak payda üstünden tahkim edebilecekti. Ayrıca giderek sarpa saran ülke yönetiminde, her başarısızlığı fatura edebileceği bir günah keçisine kavuşmuş oluyordu. 

***

Gerçekten de herkes haklı! An itibariyle etrafımızda bir tek dost ülke yok. Aralarında dalaşanlar da dahil, hepsi Türkiye'nin hamlelerini boşa çıkarmak için adeta birbiriyle yarışıyor. Sanki 7 değil, 77 düvelle savaşıyoruz. 

Lâkin insanın kafasına takılmadan yapamıyor. Daha 6-7 yıl öncesine kadar manzara tam tersineydi. Ne oldu da rüzgâr tersine dönüverdi? Ve biz birbirine kanlı bıçaklı düşman tarafları aynı anda karşımıza almayı nasıl başardık?

***

AKP, ilk iktidar yıllarında komşularla "sıfır sorun" düsturunu gerçekleştirmeyi başarmıştı. Esad ailesiyle dostluğumuz tatil arkadaşlığı mertebesine yükselmişti. İran'a Batıyla sorunlarında arabuluculuk yapabilecek konuma gelmiştik. Rusya'yla ilişkilerimiz gelişiyor, ticaret hacmimiz artıyordu. Ermenistan'la bile tarihin hiçbir döneminde bu kadar yakınlaşmamıştık. İslam ülkeleri, Türkiye'ye hayranlık besleyip kendilerine örnek almaya çalışıyordu.

Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerimiz, kabulün kıyısına gelmişti. ABD Türkiye'yi, hem de eş başkanlık derecesinde "Büyük Ortadoğu projesi" 'nin stratejik ortağı ilan etmişti. Batı, Avrasyacılık gibi tehlikeli düşüncelere meyleden Kemalist askerlerin tasfiyesi için her türlü yardımı yapmış; Kemalist yargı ve akademinin hizaya gelişini ve memleketin AKP için dikensiz gül bahçesine dönüşünü memnuniyetle izlemişti. 

***

Sahi, ne oldu da her şey tersine döndü? 

Ben bu sorunun ne AKP, ne de Türkiye tarafından yeterince sorgulanıp tartışıldığını düşünüyorum. Oysa bu soruya verilecek "dürüst" cevaplar, içinde bulunduğumuz açmazlardan kurtulmak için yaşamsal öneme sahiptir ve geleceğimizi daha doğru planlayabilmek açısından bize ışık tutabilir. 

***

AKP, ilk iktidara geldiğinde, geçmişte yaşadıkları mağduriyetlerle yeniden karşılaşmamak adına, insan hakları ve demokrasi için çıtayı yükseltme azmindeydi. Evrensel hukuk ilkeleri için öylesine kararlıydı ki, Erdoğan, onlar bizi almasalar bile, "Kopenhag kriterlerine Ankara kriteri diyerek yolumuza devam ederiz" diyebiliyordu. 

Özal'ın müdahalelerine rağmen devletçi yanı ağır basmaya devam eden karma ekonomi düzeninde, küresel serbest pazara eklemlenecek şekilde düzenlemelere girişildi. 

Başkalarının inancına karışmayacaklardı. Ama kendileri de hiçbir müdahale görmeden Müslümanlığın gereklerini rahatça yerine getirmek istiyordu. 

Eskisinden daha aktif bir dış politikayla, farklı ülkelerle "kazan-kazan" tarzı ilişkiler geliştirilecekti. Batı bloğunun uzağındaki ülkelerle de ilişkimizi iyileştirecek ama Batı bloğunun güvenilir bir müttefiki olmayı sürdürecektik. Medeniyetler ittifakının İslam ayağı olup çatışmayı uzlaşmaya dönüştürmeye taliptik.   

Sonuçta tutturulan yol, Batı'yı hayli hoşnut etmişti. Gönül rahatlığıyla, diğer Müslüman ülkelere de rol-model olarak gösterebileceklerdi. Üstelik değişimlerden rahatsız olan hiç bir dünya devleti de yoktu. 

***

İslam ülkelerinde "one minute" ile zirveye çıkan Erdoğan ve Türkiye sempatisinin en önemli baştan çıkarıcılardan biri olduğunu sanıyorum. Beklenmedik teveccüh, Osmanlı ve hilafete yeniden hayat verme heyecanıyla, naftalinlenip sandığa konan ümmetçi gömleğin yeniden kuşanılmasına vesile oldu. 

"Arap Baharı" ile AKP ve Türkiye'den ilhamını alan isyan dalgası beklenen "altın vuruş" fırsatıydı.

Ne var ki bu, fırsattan çok, Türkiye'nin hemen her düzlemde yakaladığı itibarın sonunu getiren bir altın vuruş oldu. Bir türlü gerçekleşemeyen hayaller, AKP'nin ümmetçi söylem ve tavırlarını giderek sertleştirmesine ve ardı ardına yanlış hamleler yapmasına yol açtı. Sorunlar büyüdükçe yanlışlara yenileri eklendi. İktidar her adımda, hareket kabiliyetini giderek azaltıp geri dönüşü giderek zorlaştıran bir kısır döngünün içine düştü. Art arda, kör gözün parmağına kabilinden pek çok hata yapıldı.

Geri kalmalarından sorumlu tutup bağımsızlıklarını kutladıkları Osmanlı'nın diriltileceği söylemlerinin, Arap ülkelerini hoşnut etmediği muhakkaktır.

Ümmetçilikten Sünniciliğe yönelim, İslam dünyası için bir başka kırılma noktasıdır. Hem çeşitli Şii yönetim ve halkları Türkiye'nin karşısına geçti; hem de Sünnilere liderlik konusunda iddialı ülkeler rahatsız oldu. 

Batı'nın kâbus gibi gördüğü kökten dincileri himaye algısını umursamaksızın İslam dünyasına hamilik iddiaları ise tam bir trajediydi. Geçmişte uzlaşmacılığa talip Türkiye, artık "öteki" medeniyetin aşırılarının safındaydı. İnsan hakları ihlalleri, hukuksuzluk, yolsuzluklar da cabasıydı. 

Radikal İslam'a cevaz algısı ve Batı'nın hasım olarak ilanı; Batı'nın seküler bir alternatif olarak Kürtlere yönelmesinde önemli pay sahibi olsa gerektir.  

Dış politikanın, iç politikanın malzemesi haline getirilmesi bir başka büyük hataydı. En başta belirttiğim, hem iktidar desteğini tahkim, hem de yaşanan tüm olumsuzluklardan sorumlu tutulabilecek düşman veya düşmanlara ihtiyaç vardı. İhtiyaç karşılandı ve sorumsuzca tırmandırıldı. 

Artık istemediğimiz kadar çok sayıda düşman yaratmayı başarmıştık. 

***

Bugün pek çok ülkenin Türkiye'ye iyi hisler beslemediği doğrudur. Ama bu ülkelerin Türkiye'nin yükselişinden, Osmanlı'nın dirilişinden korktukları için bunu yaptıkları ve bazı ülkelerin bir numaralı gündeminin "ne yapsak da Türkiye'yi mahvetsek?" olduğu düşüncesi doğru değildir. 

Bu ülkelerin olumsuz hislerinin adresi, Türkiye'ye veya Türk halkına değil, mevcut iktidara, daha doğrusu iktidarın "yeni" politik duruşunadır.

Değilse, Türkiye en azından Batı ittifakı için vazgeçebileceği bir ülke değildir. 

***

Türkiye'nin içine düştüğü Ortadoğu bataklığından çıkarabileceği hiçbir kazanım yoktur. Bazılarının düşlediği gibi, Türkiye'nin; değil Musul, Kerkük, Halep; tek santimetrekare toprak işgalini dahi mümkün görmüyorum. Zaten mümkün de olsa, bunun Türkiye'ye faydadan çok zarar vereceği kanısındayım. 

İlla bir üst akıl ilan edilecekse, bu ABD üstünde etkili İsrail lobisidir. Güvenliğini; Ortadoğu'da Sünni-Şii, Türk-Kürt-Arap-Acem ve bir dolu ötekinin birbirini kırmasında görmektedir. Acı olan, Türkiye de dahil, bölge ülkelerinin bunu büyük bir şevkle yerine getirmesidir. 

Takıntımız Kürdistan, Türkiye'yle sıkıntısı olanların ilk aklına düşen sopadır. Üstünde ciddiyetle durulması gereken, müttefiklerinin neden böyle bir sopaya ihtiyaç duyduğudur. Bu bağlamda, Kuzey Irak Kürt yönetiminin en büyük dostunun Türkiye oluşu da bir ironidir. 

Türkiye'nin Batı ile sıkıntılarını, Rusya flörtüyle ve taraf değiştirme tehdidiyle çözmeye çalışması kısa dönem için işe yarayabilir. Ama uzun dönem sürdürülmesi olanaksızdır ve ters tepmesi kaçınılmazdır. 

Benzer durum AB ile de söz konusudur. AB'yi mültecilerle tehdidin ömrü de sınırlıdır. 

***
Elbette Türkiye Ortadoğu'ya duyarsız kalamaz! Ama bunu Sünni-Şii çatışmasına benzin dökerek, ümmetçi ve Osmanlıcı söylemlerini yükselterek, başka ülkenin topraklarında hak iddia ederek yapması ancak zarar verir.

Ortadoğu bataklığında sonu gelmeyecek kavgaların tarafı olmak en son yapacağımız şey olmalıdır. Hem bizim, hem de bölge halklarının çıkarı, bu talihsiz ve aptal yangının sönmesindedir. Türkiye, yangını körüklemeye değil, söndürmeye talip olmalıdır.  

Bunu yapabilmesi ve pek çok ülkeyle yeniden sağlıklı ittifaklar kurabilmesi için, olmazsa olmaz, iktidarın "siyasal ümmetçi" çizgisini "seküler İslam" çizgisine çekmesidir. 

Şayet Türkiye bölgesinde ve Dünya'da oyun kurucu olmak arzusundaysa, önceliklerini doğru belirlemelidir. İlk öncelik, insan hakları, gerçek demokrasi ve hukukun üstünlüğü; ikincisi bilimsel düşünceye saygı ve yenilikçi, yaratıcı eğitim anlayışıdır. 

***

Dış politika, aklın rehberliğinde doğru stratejilerle yürütülebilir. 

Sizin başkaları için ne düşünüp ne yaptığınız, başkalarının sizin için ne düşünüp ne yaptığından daha önemlidir. 

"Kaybetsin-kaybedeyim" ilişkisi en kolay ve en ahmak ilişkidir. "Kazanayım-kaybetsin" ilişkisi ahlakî değildir, muhataplarınızdan daha güçlü olmanız icap eder, sürdürülmesi zordur. "Kazanayım-kazansın" ilişkisi akıl, maharet ve güvenilir olmayı gerektirir. 

Son ikisini beceremediğinizde başınıza gelen felaketlerin sorumluluğunu üst akıla yıkar, "kurban" olmanın arabesk cazibesiyle avunursunuz.