Erdal İnönü ve CHP'nin yok ettiği SHP

01 Kasım 2016 Salı  |  SERBEST KÜRSÜ

Erdal İnönü, 12 Eylül ile ortadan kaldırılan demokrasinin, kendini toparlaması ve yeniden oluşması için önemli isimdi.* Belki de en önemlisiydi. Eski siyasi liderler siyaset dışı bırakılmış, Süleyman Demirel, uzaktan "Bir Bilen" olarak Büyük Türkiye Partisi vb. yeni rejime rağmen kuruyor ve mücadele ediyordu. Ancak, "İnönü" isminin büyük önemi vardı. Hem halka devletin kurucu ismi veriliyordu, hem de "sol-chp refleksi" ki buna toplumsal refleks de denebilir, harekete geçiyor. Darbecilerin, yeni Türkiye mühendislerinin karşısına ideolojik ve simgesel anlamda başa çıkamayacakları bir isim çıkarıyordu.

İnönü, anılarında ve röportajlarında çok kez anlattığı üzere, sosyal demokrasiyi/demokratik solu toparlaması ricası üzerine, bunu bir "görev" olarak kabul etmiştir. Partinin başına geçmeye, politikaya atılmaya hiç de hevesli değildir, ancak belli ki bu "cumhuriyetin, devletin ona biçtiği genetik bir misyondur ve kabul etmek zorundadır"...Eşinin "Yapma" demesine rağmen...

Kısacası 12 Eylül karanlığından çıkmaya çalışan Türkiye ve darbenin esas hedefi olan "sol"  İnönülü SODEP-SHP eliyle umut rüzgarları estirmeye başlamıştı. Belki de bunun satır arasından çıkarılacak başka bir anlamı şu olabilir: Devlet (Cumhuriyet), kendine kurucuları eliyle/ismiyle sahip çıkıyordu. Kendini koruyor, yeniden kurtarmaya çalışıyordu. 

Kapatılan CHP'nin son genel başkanı Bülent Ecevit CHP'yi istemez ve reddederken, tabandan gelen yeni bir parti kuracağını ve tek odağın kendisi olacağı, "hizipsiz" bir parti istediğinin işaretlerini veriyordu. Nitekim başta eşi olmak üzere uzunca bir süre dışardan yönlendirdiği genel başkanlarla DSP'yi yürüttü... Sonra başına geçti ve ilk seçim başarısızlığı sonrasında istifa etmek zorunda kaldı.

İnönü ise en ihtiyaç duyulan dönemde "veto" yemesine rağmen (Cumhuriyet'i kurucularından, Atatürk'ten sonraki ikinci adam İnönü'nün oğluna darbeciler/yeni rejim inşa ediciler tarafından siyaset yapması yasaklanıyor, vetolanıyor, seçime giremiyor)
Seçime giremeyen SODEP'in (Sosyal Demokrat Parti'nin) partinin başına geçti.

SODEP bu dönemden kuvvetlenerek çıktı.

"Sosyal Demokrasi" kavramı ile Türkiye "İnönü soyadı" ile doğrudan karşılaşırken, DSP ve efsanevi Ecevit geri plana düşmüştü. Çünkü, zaman örgütlenme ve oluşturulmak istenen yeni rejime direnme zamanıydı. Türkiye'nin toplumsal refleksleri bu noktada bir kez daha çalıştı ve bu partiye sahip çıktı. Çünkü bunun hayati bir karar olduğunu biliyordu. Vakit kaybı, oyalanmak örgütlenmeden, "romantik siyasi jargonlarla" vakit geçirmekten başka bir şey değildi. Nitekim, DSP Ecevit'in başında olduğu seçimlerde de başarı gösteremedi. Zamanın ruhu, SODEP, daha sonra HP ile birleşen SHP'ydi...

Nitekim Solun tek partisi haline gelen SODEP, HP ile birleşince rüzgar iyiden iyiye kendini hissettirmeye ve sert esmeye başladı.

1989'a gelindiğinde ülkenin birinci partisi konumuna gelen SHP'nin, iltihak ettiği bugünkü CHP'de ne yazık ki ne herhangi bir izi kalmış, gözle görülecek her yerden adeta kazınmıştır. Yazıktır.

1990 sonrasından itibaren, 12 Eylül sonrası yeni rejimini oturtmaya çalışan "darbeciler" SHP'nin buna nasıl engel olduğunu görmüşlerdir. Siyasi yasakların kaldırılması, Demirel ve Ecevit'in devreye girişleri oluşturulmak istenen yeni rejime bir ölçüde taş koymakla birlikte; bir diğer yanıyla amaçlanan SHP'nin yükselen gücünü kırmak olduğu da açıktır.

 

Sorun buydu; gücünü kırmak...

Peki ama nasıl?

Bilinen en eski formülle "Bölerek", "bölücülük" yaparak...

İşte tam bu noktada o kritik yıllara ve "ölümcül" "ayrıntılara" dönebiliriz.

1- Sovyetler Birliği'nin kesinlikle yıkıldığına Türkiye iyice emin oldu. 1991'in sonlarında, komşusu, Cumhuriyet'in kurulmasında rol almış ve destek vermiş, Türkiye ile ilgisini  (stratejik) hiç kesmemiş Sovyetler Birliği resmen dağılmış, yeni bir devlet kurulmuştu. Türkiye için "Tarih, Avrupa'dan biraz daha sonra bitmişti"...

Bu nedenle yeni Türkiye, Avrupa ülkelerinde oluşan "Neo liberal" düzen (12 Eylül'de temelleri atılmakla birlikte) biraz daha gecikmeli olarak yerleşiyordu. Ortadoğu, Asya Türki cumhuriyetler, Azerbaycan, batı ve ona doğru kayan doğu bloğu, Balkanlar, Orta Avrupa... Tam bu yıllarda, bu yeni duruma müthiş bir halka daha eklenecektir, Birleşik Almanya...

İşin ilginç tarafı, Birleşik Almanya için sosyal demokratlar da çaba gösterirken, etkinliğini ve prestijini sürdüren Sosyalist Enternasyonal'in onursal başkanlığını yürüten efsanevi Willy Brand'ın Türkiye ziyaretleri de o kritik yıllara denk gelmiştir. Ve aynı dönem Erdal inönü Sosyalist Enternasyonal'in ikinci başkanlığını üstlenmiştir...

Sovyetler'in geri gelmeyeceğinden artık emin olan Türkiye, evinin içini düzenlemeye girişti. Artık "komünizm" öcü olmaktan çıkıyor, 141, 142 gibi maddelerin bir önemi kalmıyordu. Yeni öcüler, yeni tehlikeler elbette aranmaya başlandı, egemenlerin ya da 12 Eylülcülerin, 12 Eylül ruhunun bekası açısından... 

Nitekim bulundu da... 

2-Siyaseten biten Özal, Köşk'e tırmandı, o da başkanlığı istese de, bunu yapamayacağını gibi biliyordu. Bu desteği parlamenter rejim de çıkaramazdı...

3-SHP içindeki Kürtler... Kürt milletvekilleri SHP içinden seçime katılıyor ve Güneydoğu bölgesinden SHP ortalama yüzde 50 oy alıyordu. Kimi yerlerde daha da yüksek.  SHP içinde değil, ayrı parti kurmak işte bu dönemde daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. 

Demokratikleşmenin Kürt hareketinin yükselmesi ve genişlemesinden geçtiğine dair teori artık neredeyse başat haline gelmişti. PKK'nın da hız kazanması, terör eylemlerine hız vermesi, buna karşın bölgedeki siyasi cinayetler, faili meçhullerin artması yine bu döneme rastlar. Ayrılıkçılık ve parlamentodan kopuş, parlamento dışında siyasi odaklanmanın temelleri hızla atılır. 

4-Ünlü Paris Kürt konferansı ile fitil ateşlenecektir. 7 milletvekilinin davet edildiği "Kürt konferansına",  başlangıçta İnönü de iki vekil için izin verecek. Ancak basında ve parti içinde başlayan muhalefet, "bölücülük' jargonuyla gelen karşı taaruz bu kararından vazgeçmesine neden olacak ve milletvekillerinden katılmamasını rica edecektir. Ama söz verdikleri halde iki milletvekili konuşma dahi yapmadıkları bu konferansa katılacak ve partiden ihraçlarına adeta gönüllü yol açacaklardır. Kürt milletvekilleri SHP içinde mücadele etmekten vazgeçtiklerini, yeni parti ile "Kürt partisi' yola devam etmenin daha doğru olduğunu düşünmektedirler. Ama hesap edemedikleri şudur: SHP içinde kalmaktan vazgeçmek, parlamento içinde kalmaktan da vazgeçmektir. Nitekim 1994 yılına geldiğinde Türk siyasi tarihinin en utanç verici sayfalarından biri açıldı. Ve meclisten çıkan milletvekilleri gözaltına alındıktan sonra tutuklandı. Partileri kapatıldı. Kürtler parlamento dışındaydı. SHP kan ve güç kaybetmiş. Oluşturulan yeni rejimin önündeki  güç kırılmıştı. Buna karşın, parlamento dışında tedhiş hareketlerini sürdüren PKK hareketi güç kazanmış, esas odak haline gelmiştir.  Ülke fiilen bölünmüştür.

Çıkarılan sansür sürgün kararnameleri ve peşpeşe çıkarılan kararname ve kararlar artık yeni Türkiye'nin kapılarını açıyordu. SHP, kalabalık konvoylar ve karşılandığı, binlerce kişiyle miting yaptığı Doğu ve Güneydoğu illerine giremez hale gelmişti. İnönü'nün, parti otobüsünün taşlandığı ve yuhalanarak terkettiği Cizre'den sonra uğradıkları ilçede kendisini karşılayan il başkanının "Efendim, bu sefer erken geldiniz, daha geç bekliyorduk" sözlerine "Sağolsun Cizreliler çok yardımcı oldular" cevabı bu yeni tablonun en iyi anlatımıdır. Ve ancak böyle anlatılabilirdi.

İnönü, o zaman Kürt milletvekillerini parlamentoda ve partinin içinde tutmak istiyor. Ancak partinin içindeki bazı eller ve bunu havada kapan bazı kürt siyasetçiler... Zaten, biz ayrı parti istiyoruz, diyenler ve PKK işine geldi kurulan yeni düzenin mühendisleri olması da de facto yardım edenleridir.

5-Burada garip olan şudur... Parlamento dışında kaldıktan ve yıllar sonra tekrar parlamentoya giren ve "Kürt Partisi" diye nitelenen siyasi oluşumun, yine yıllar sonra "Türkiyelileşme" adıyla o günlere dönmek geri dönmek istemesidir. Ve bu jargonla tarihinin en yüksek oy oranına ve her kesimden destek almış olmasıdır. Peki ama o zamanki o ayrılık neden ve ne adınaydı sorusunun cevabı yoktur. Çünkü bugün gelinen yerde ortada böyle bir soru da, anlamı da kalmamıştır. 

6-Nitekim HDP 7 Haziran seçimlerinde netice de almasına rağmen, yine yapısal olarak en zayıf olduğu noktadan vurularak, geriletilmiş, 90'lı yıllardaki jargonla tekrar marjinalize edilmiştir. Üstelik kendi içinde hala buna gönülleri mevcuttu. Türk siyasetinde bilindik bir tekrar yaşanmıştır. Ancak bu kez sonuçlar daha ağır, kesin ve geri dönülmezdir.

Halihazırdaki CHP "Meselenin çözümü parlamentodadır, parlamentodur" demektedir ama bunu 90'lı yılların başında söyleyen, formüle eden ve bunun için mücadele eden SHP'yi, lideri İnönü'yü hatırına dahi getirmemektedir. Tarihsizlik de talihsizlik de budur. Reddettiği kendi tarihini atıf yapmaktadır. İroniktir. 

HDP ha keza... O da farklı değildir.

90'lı yıllarda bugün oluşanı, o tehlikeyi görerek mi, ya da siyasi konjonktür nedeniyle mi Erdal İnönü'nün SHP'si bunu, bunları yaptı bilemiyorum ama bugün görüyoruz ki, doğruyu söylemiş ve doğruyu yapmaya çalışmış... 

Yeni Türkiye dizayncıları hiç boş durmadıkları bu sürecin sonunda, bugünlerde başardılar! 

7-SHP'nin 1990 tarihli ünlü Güneydoğu raporu bir ibret vesikasıdır. İlerideki tehlikelere dikkat çeken ve sorunu demokratik rejim ve parlamento içinde çözmeyi hedefleyen, öneren bu raporun sağ politikalar ve yeni Türkiye dizaynırları tarafından "bölücülükle" suçlanması doğaldır. Ancak CHP'nin bugünkü yönetiminin ve milletvekillerinin bu rapordan bihaber olmaları (2013 yılında yaptığım bir dizi röportaj nedeniyle buna bizzat şahidim) ve birileri tarafından uyarıldıktan sonra hatırlamaları ise ancak acıklıdır. 
 
Üstelik bu raporlar, defalarca karşısına rakip olarak çıkacak, 1990,91 ve 92 yıllarında üstüste kongrelerle genel başkanlığa aday olan ve her defasında İnönü'ye karşı yenilen Deniz Baykal'ın genel sekreterliği döneminin yüz akı işlerindir.... Ancak Baykal, aslına bakılırsa kendi ekibinin hazırladığı bu rapora doğrudan hiç sahiplenmeyecekti. Hazırlayanlar da zaten partiden ilerleyen günlerde tasfiye olacaklar, son CHP'de ise esameleri bile okunmayacaktır.

8-Medya kırılması ve Cumhuriyet.... "Üç buçuk gazete kalacak" sözü Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a aittir. "Buçuk" derken kastettiği de Cumhuriyet gazetesidir. Nitekim 1992 yılında ünlü Cumhuriyet kırılması yaşandı. Bu süreçte yeni Türkiye darbecileri ile mücadeleyle geçti. Ancak ilginç biçimde, İnönü'nün tavrı bu dönemde gazeteden ayrılan İlhan Selçuk, Uğur Mumcu gibi isimlerle birlikte olmuşken, Baykal da Cumhuriyet'in o dönem "liberaller" diye adlandırılan ekibiyle örtülü destek içinde olmuştu. Üstüste toplanan CHP kongreleri ve genel başkanlık yarışı bir tür Cumhuriyet gazetesi'ndeki iç savaşın da tezahürü haline gelmiş. İnönü gibi, Cumhuriyet'ten ayrılanlar da bir süre kazanmıştır. Gazeteye geri dönmüştür. Ta bugünlere kadar. Bugün ise vardığımız noktada, artık Cumhuriyet'in de yeni medyanın da oluşumunun rejimle birlikte tamamlandığını görüyoruz. Darbe; bitmiştir.

Ümit Aslanbay 

(*Erdal İnönü'yü anma toplantısında yapılan konuşma)