Yazı ve okur

09 Kasım 2016 Çarşamba  |  KÖŞE YAZILARI

Milliyet Gazetesinin Hollanda temsilciliğine atanıp, Milliyet Hollanda Büro'nun başına geçtiğimde yıl; 1989 idi. 

Çiçeği burnunda bir temsilci, heyecanını kaybetmemiş bir muhabir olarak ne yapmam, nasıl başlamam gerektiği konularında düşünürken eşten dosttan gelen, "Hayırlı olsun" dileklerinin yanı sıra mesleki tavsiyeleri de dikkate alıyordum.

O günlerde bir gazeteci dostum dedi ki:

- Gazete ile ilişkilerini pekiştirmek, geliştirmek ve başarılı olmak istiyorsan, atla İstanbul'a git. Servisleri dolaş, şefleri, usta yazarları tanı. Kendini tanıt. Soru sor, alacağın yanıtları aklından çıkarma. Sonrasında başarı zaten gelir. 

27 yıl olmuş, sanki 27 günmüş gibi...

O yıllarda gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Doğan Heper. Henüz birebir tanışmıyoruz. Hakkında aldığım istihbarat; "Dış dünyayı yakından takip eden, haberin kokusunu iyi alan, gazetenin kuruşuna kırk düğüm atan, dış muhabirlerin izin, 'iş avansı' gibi isteklerine pek sıcak bakmayan, ancak yok da demeyen!" güleç yüzlü sert bir yönetici.

Açtım telefonu Doğan Heper'e, önce kendimi tanıttım. Derdimi anlatmama fırsat vermeden aldı lafı:

-Söyle, dedi, ne istiyorsun?

Anlattım. Diller döktüm, ancak üç günlük İstanbul izni alabildim. 

İlk uçakla İstanbul'da, gazetedeyim. 

O yıllarda, neredeyse tüm gazeteler Çağaloğlu'nda. Şimdiki gibi, "dört tarafı camlı, pek de namlı" gazete binaları yok. 

Önce dış haberler, sonra yurt haberler, ardından ekonomi, spor servisi, diğer servisler, şefler ve servis çalışanları. Daha sonra da yazarlarla tanışma

Son tanıdığım ve çok sevdiğim, saygı duyduğum yazarlardan biri de, (nur içinde yatsın)spor basınının duayen isimlerinden, hemen hemen her kesimce sevilen, yazılarında daktilo (o yıllarda bilgisayara geçilmemişti) kullanmayan, belleğim beni yanıltmıyorsa, inci gibi kaligrafi ile her yazısını "akıl süzgecinden" geçiren İslam Çupi idi.

Yanaştım masasına, tanıştık. Laflıyoruz...     

Dedi ki:

- Bu meslekte yeni sayılırsın, yazılarına dikkat et. Okur, artık eski okur değil, haberde de, makalede de hassas. Ne yazdığın kadar nasıl yazdığına da dikkat eder okur. Dile düşersen, zor kurtulursun. Zaman gelir okur refleksi pusuya yatar, unutma! Hata yapar, yakalanırsan kurtulamazsın, bunu da aklından hiç çıkarma

Bire bir böyle olmasa da, mealen bunlardı söyledikleri. 

27 yıl olmuş, sanki bugünmüş gibi

Geçenlerde bir yazı yazdık. 

Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri nedeniyle Anıtkabir'de törenlere katılan TSK mensuplarının "üst arama biçimini" yanlış bulduğumuzu anlattık.

Amerikan Haber Ajansı AP'nin (Associated Press) tüm dünyaya servis ettiği fotoğraflardan birini yazımızda kullandık. Aramanın nasıl olması gerektiği konusunda düşüncelerimiz belirttik.

Ne var ki, fotoğrafta yer alan albayı sehven üç rütbe yükseltip korgeneral yaptık. Pusuya yatmış okur reflekslerine yakalandık.

Nasıl olmuşsa olmuş. Dikkatimizden kaçmış. Resimdeki rütbeden çok askerin yüz ifadesine takılmışız. Korgeneral rütbesini belirten ibarelere yeterince dikkat etmemişiz. Üç yıldıza takılmış, çapraz kılıç, şapkada çift sıra defne dalını atlamışız.

Sosyal medyada eleştiren, kızan, hafiften ironi yapan o kadar insan oldu ki yazımıza; kime ne diyeceksin?

Peki, yaptığımız açıklamalar durumu kurtarır mı?

Tek kelimeyle yanıt verelim:

- Hayır!