Yaşken eğdiğimiz ağaçlar

24 Kasım 2016 Perşembe  |  KÖŞE YAZILARI

Çocuğunun gelişimini önemseyen bir baba olmama rağmen, oğlumun erken çocukluk dönemlerinde, zaman zaman "bu ne?" sorularından bunaldığımı hatırlıyorum. Aldığım oyuncakta, ben 5 parça sayarken, o hep daha fazlasını açığa çıkarmayı becerirdi. 

Aslında bunun benim çocuklarıma özgü olmadığını biliyorum. Çocuklar çok meraklıdır. Dünyayı keşfetmek için çabalar dururlar. Bunu da zevkle ve tutkuyla yaparlar. 

***

Ne var ki, okul bu merak ve öğrenme heyecanının canına okur. 

Sevdiğim bir söz vardır: "İnsanlar değişime hazırdır ama değiştirilmek istemezler." Bu çocuklar için de böyledir. Hele hele kendini ispatlama, bir birey olarak ayakta durduğunu sergileme peşindeki ergenler, dayatmaya tahammül edemez, isyan ederler. 

Sistem, çocukların doğal merak ve öğrenme aşklarını fırsata dönüştürmek yerine, onlara dayatır. Hem de öylesine dayatır ki; -Mars'tan gelen- tarafsız bir gözlemci, acı çektirmekten zevk alan bir sadistin parmağının olduğunu düşünebilir. 

Oyun çağındaki çocuklar, asker eğitircesine muamele görür. Uslu uslu oturup, ses çıkarmadan dinleme terbiyesi alırlar. Öğrenci, merakını mucip olmayan, hayatla bağlantısı zayıf üniteler demetini hafızasına kaydetmekle mükelleftir. 

Her ne pahasına olursa olsun, "efendi ve hanımefendi" yetişmeleri istenir. Bir zamanlar öğrencinin, öğretmenine "eti senin, kemiği benim!" diye teslimi olağandı. 

Galiba çocukların bir hamur gibi yoğrulmasından en çok da devlet yönetmeye soyunan iktidarlar hoşnutlar. Çünkü tasaları; bilimsel gerçekleri daha iyi sindirmiş, kendilerini daha iyi yönetebilen ve donanımlarıyla küresel rekabette var olabilecek insanlar yetiştirmek değildir. Dertleri, kendilerince tek doğru saydıkları dünya görüşünü çocuklara da benimsettirebilmek ve onları daha kolay yönetebilecekleri hale getirmektir.

*** 

Sonucun ne olduğunu hepimiz görüyoruz. 

Okulla henüz tanışmayıp yeni başlamaya hazırlanan bazı minikler dışında, ilkokuldan üniversiteye kadar okula gitme heyecanı duyan çocuğa rastlamadım. Gördüğüm şey öğrencilerin neredeyse tamamının ayakları geri giderek okula yollanmaları ve okul her tatil olduğunda bayram yapmalarıdır. Öğrenim katlanmak zorunda oldukları bir angaryadır.  

Sistem genellikle itaat ettirmeyi ve pasifize etmeyi başarır. Öğrenciler, sorgusuz ve itirazsız, söylenenleri beynine kaydetmeye çalışan biri haline gelir. Okullar "bitse" de bu değişmez. Onlar artık, benimsemeseler de ancak karnından konuşabilen, otoriteye boyun eğmeye hazır bireylerdir. 

Tek başarı itaatkâr yurttaşlar değildir. Okul, -bilimsel kuşkuculuğu katlederek- "şüphe duymayacakları ve asla değiştirmemeleri gereken doğruları" da öğretir. 

***

Gür ormanlarda güneşe uzanmak için -göğü delmek istercesine- biteviye uzayan dimdik ağaçlar vardır. O pek sevdiğimiz "ağaç yaşken eğilir!" dendiğinde, nedense aklıma o ağaçlar gelir. Çocukların hoyratça bükülüp güneşe gitmekten alıkonduğunu düşünürüm.

Oyunculukları elinden alınan, heyecanı ve merakı öldürülen, hiçbir özgünlüğü kalmamış, birbirine benzetilmeye çalışılan "ruhsuz" çocukları...Yani geleceğimizi...