Yatan Vladimir, oturan Vladimir, ayakta Vladimir!

04 Aralık 2016 Pazar  |  KÖŞE YAZILARI

Üst kat komşum Vladimir İvanoviç'e geçen yazıma gelen olumlu tepkilerin beni nasıl mutlu ettiğini anlatıyorum. O da mutlu oluyor.

Çayını yudumlarken "Bunda benim de katkım var, ama; değil mi?" diyor.

***

Çaya "tea" demeyen; kendi dilinde, aynı ortak sözcükle "çay" diyen iki farklı milletten birer dost olarak muhabbetimizi sürdürüyoruz. 

Bazıları Vladimir İvanoviç'le biz hep "geyik muhabbeti" yapıyoruz zannediyor. Yanılıyorlar.

"Geyik muhabbeti" deyince "şey yoluna giden" Türk aydınlanmasının önemli neferlerinden, hürriyet kahramanı hemşerim Resneli Niyazi'yi ve geyiğini de anmış olduk. 

***
Vladimir İvanoviç'le hafta başından beri akşamları Rassiya 1 televizyon kanalında "Sofiya" isimli tarihi bir diziyi izliyoruz.

Gerçekten güzel bir dizi...Mosfilm yapımı. Bundan devlet desteğinin olduğu anlamı çıkarılabilir. Sadece hoş vakit geçirtmekle kalmıyor, tarihi olayları da öğrenmeye, anlamaya imkan veriyor. 

Dizi, 1462-1505 yılları arasında Moskova prensi olan Büyük İvan (Иван Великий- İvan Veliki) lakablı 3. İvan'ın karısı olan Sofiya'nın adını taşıyor. 

Karıştırmamak için belirtmek lazım; 3. İvan, Rurik Hanedanı'ndan ve bizim Korkunç İvan diye bildiğimiz 4. İvan'ın dedesi.

3. İvan, Rus topraklarının önemli bölümünü yönetimi altında toplamış, Ukrayna'nın bir bölümünü Polonya-Litvanya'dan geri almış, Altın Orda Devleti'nin egemenliğinden kurtularak merkezi bir Rus devletinin temellerini atmıştı. 

Otokratik ve merkeziyetçi Moskova devletinin gerçek kurucusu denilebilir.

Rusya tarihindeki en uzun süre tahtta kalan hükümdarlardan biri.

Çocuk yaşta evlendiği karısı 1467'de ona tek oğul bırakarak ölmüştü ve hanedanın sürekliliğini güvence altına almak için yeni bir evlilik yapması gerekiyordu. 

Kardinal Bessarion, 1469'da Roma'dan getirdiği bir mektupla İvan'a, son Bizans imparatorunun yeğeni ve vesayeti altındaki öğrencisi Zoe Palailogos'la evlenmesini önerdi.

İşte burası önemli ve bizim tarihimizle ilintili. 

Fatih Sultan Mehmet'in 1453'de İstanbul'u fethiyle Bizans İmparatorluğu sonlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul'un fethinden bile önce Rumeli'yi eline geçirmesi ve ilerlemesini sürdürmesi Avrupa'daki devletlerin korkulu rüyasıydı.

Avrupalıların planı Osmanlıların önünü Ruslarla kesmekti. Ve hatta Ortodoksluğun ruhani merkezi olan İstanbul'u geri almaktı.

Batılılar daha sonra tarihin başka evrelerinde de bunu hep denediler; kendi çıkarları için Ruslarla Türkleri tarihte pek çok kez çatışmaya zorladılar, savaştırdılar.

3. İvan'ın Zoe Palailogos (Sofiya) ile evlendirilmesi bu planın bir parçasıydı.

Zoe, Moskova'ya gelerek Sofiya adını aldı ve Ortodoksluğu benimsedi, Kremlin'de İvan'la evlendi. 

Bu olay, Üçüncü Roma'nın, Ortodoksluğun merkezinin Moskova olması görüşünü, hayalini pekiştirdi.

Ancak bu plan tutmadı. 

Avrupalıların derdi başka, Rusların derdi başkaydı. Aynı bizdeki "kasap et derdinde, koyun can derdinde" deyişindeki gibi...

Rusların başı zaten Moğollarla yeterince dertteydi. Ayrıca Litvanyalıların işgali altındaki Rusların yaşadığı toprakları almak için savaşıyorlardı.

Önlerinde diğer Rus prensliklerini bir araya getirip; birleşik, güçlü bir Rus İmparatorluğu kurmak hayali vardı.

Dizinin içeriğinde aynı bizim "Muhteşem Yüzyıl" dizisinde olduğu gibi taht ve iktidar mücadeleleri konu ediliyor. Komplolar, entrikalar...

Sofiya da Kanuni Sultan Süleyman'ın karısı Hürrem Sultan gibi başka milletten bir eş.  

Bu arada Sofiya ismi, Moskova Nüfus Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, Darya ismi ile birlikte son 10 yıl içerisinde yeni doğan bebeklere verilen kız isimlerinin başında yer alıyormuş.

Ben de, Vladimir İvanoviç de diziyi çok beğendik.

Mutlaka izleyenleriniz, bilenleriniz vardır. Ancak kızıp, "şimdi mi haber verilir?"   diyenleriniz de olacaktır. İzlemediyseniz bile internetten bulup, izlemek imkanınız var. Ha, unutmadan eğer bu tür dizilere merakınız varsa yakında, yine aynı kanalda başlayacak olan aynı türdeki "Yekaterina" dizisini izlemenizi öneririm.

***

"Sofiya" dizisi çekilirken bizde neredeyse unutulmuş olmasına rağmen Rusya'da hala, bilmem kaçıncı kere Domaşnıy Kanal'da sevilerek izlenen "Muhteşem Yüzyıl"a öykünülmüş gibi sanki.

Ben böyle söyleyince Vladimir İvanoviç gözünün ucuyla bakıp, "Abartma!" diyor.

Dediğim gibi, "Muhteşem Yüzyıl" Ruslar tarafından çok sevilen bir dizi...Kendi kişisel ilişkilerimde de çok faydasını gördüm. 

Sizinle bir yazımda paylaşmıştım; iki sene önce mutfakta ters düşüp, kalçamı kırma noktasına gelmiştim. Neyse eve gelen ambulans, hastane, sonra Türkiye'de hastane, tedavi derken atlattım. 

Rusya'da götürüldüğüm hastanede "Şimdi n'apıcam?" diye koridorda kara kara düşünüp oturmuş beklerken hasta kabuldeki kadın görevli odasının kapısından kafasını çıkardı, sonra geri girdi. Anlatıldıktan sonra öğrendim ki meğer kadın, benim pasaportumdaki ilk ismim olan "Mehmet"i, Manisa nüfusuna kayıtlı olduğumu, resmimi görmüş, merak edip bir de beni görmek istemiş. "Muhteşem Yüzyıl"ın fanatik izleyicilerindenmiş.

Kadıncağız, meğer "Ayyy, Mehmet, Manisa, hem yüzü de benziyor," falan diyormuş. Böylece işim rast gitti; bu sayede masrafsız bir şekilde bir sürü röntgen çekimi, tahlil, tedavi yapıldı.

Birileri bir zaman çok eleştirmiş, kızmıştı; ama ben, "Muhteşem Yüzyıl'ı da beğenerek izlemiştim. Bu tür dizilerin kurmaca olduklarını unutarak, sanki tarihin kendisiymiş gibi izlenmemek koşuluyla gençlerin dikkatini tarihe çekmek açısından faydasına da inananlardanım.

O eleştirenler bir gelsinler misafirimiz olsunlar da o dizinin Türk-Rus dostluğuna ne denli katkıda bulunduğunu gözleriyle görsünler.

Bu arada parantez içinde: "Muhteşem Yüzyıl"ın Yağmur kardeşlerden sonraki bölümlerinin yönetmeninin benim Plato Film'de kısa süren Genel Müdürlüğüm zamanında çekilen, yapımcılığına katkımın olduğu "Pardon" filmiyle ilk yönetmenlik deneyimini yaşayan Mert Baykal olduğunu jenerikte geç fark etmemin mahcubiyetini yaşıyorum. Sevgili Mert Baykal'a bu yüzden özür borçluyum.

***

Tarihi diziler dünyasında gezinirken, düşünüyorum; sohbetimizin konusunu da tarihe çekiyorum.

Biraz zorlama mı yapıyorum, bilmiyorum, ama ben Türklerle Ruslar ve tarihleri arasında çok fazla benzerlik buluyorum.

İlki kuşkusuz Türkiye'nin de, Rusya'nın da birer Avrasya ülkesi olmaları, aynı coğrafyayı paylaşmaları. Yani Ruslarla Karadeniz'den komşuyuz.

Beyliklerden, knezliklerden imparatorluklara geçişte de aynı yol izleniyor. Ve hatta aynı zamanlara denk düşüyor. 

Her ikisi de geçmişte şaman olan iki halktan Türklerin İslamlığı, Rusların Prens Vladimir zamanında Ortodoks Hristiyanlığı seçmeleri yine aynı dönemlere rast gelir.

Benzerliklerden biri aynı zamanlarda Moğol istilasına uğramak 

Haddim olmayarak yine bir benzetmemi aktarayım: Tarihte Rusya'daki Rurik Hanedanı ile bizim Selçuklular'a, Romanov Hanedanı da Osmanlılara karşılık gelmekte.

Onların reformlar yapan Çar Büyük Petro (1. Petro)'ları varsa bizim de Sultan 2. Mahmud'umuz var.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından her iki imparatorluk, hem Osmanlı İmparatorluğu, hem de Rus Çarlığı yıkılıyor. Yerlerine her iki halk da yeni birer cumhuriyet kuruyorlar.

Vladimir İvanoviç, yine gözünün ucuyla, yan yan bakıp, "Fazla abartma!" diyor.

Gülümseyerek her iki halkın dostluklarının sembollerinden biri, İstanbul'da Taksim Anıtı'nda Atatürk'ün arkasında yer alan iki Sovyet Rusya generali," diye devam ediyorum.

Bunu pek sever; tekrar tekrar söylememden rahatsız olmaz. Başını sallayarak onaylıyor.

***

Vladimir İvanoviç'in evinde tuvaletteki seramik klozet kırılmıştı. İlle seninkinden bulup, alalım diye tutturdu.

Ben, alafranga tuvalette bizim Türk usulü taharet musluğu olmazsa huzursuz oluyorum. O yüzden dışarıda ihtiyacım olsa da mecbur kalmadıkça tuvalete girmem. O yüzden evdeki tuvalete tadilat sırasında bizim taharet musluklu alafranga klozetlerden koydurmuştum. 

Bu, Türklerin önemli bir buluşuydu bence. 

Necati Güngör üstadım anlatmıştı; bir imza günü için Aziz Nesin'le birlikte Malatya'ya gitmişler. Gece aynı otelde kalmışlar. Sabah o, önceden gitmiş imza gününün yapılacağı kitapçıya. Aziz Nesin gecikmiş. Merak etmişler.

Sonrasını Necati Güngör, şöyle anlatıyor:

"Bir koşu otele gittim. Aziz Bey lobide oturmuş yaşlı bir Malatyalı ile tartışıyordu.

Beni görünce, "Tamam, şimdi geliyordum' dedi ve adama dönüp sözünü noktaladı:

'Dediğim gibi işte. Susuz tarhat olmaz. Bakma sen Avrupalılara!..Mutlaka su değecek! Kâğıt kurulanmak içindir. Kâğıtla temizlik olmaz..."

Yaşlı adam Avrupa görmüş biriymiş; ama Aziz Nesin'in karşısında konuşamıyor, ya da lafı uzatmak istemiyormuş.

Aziz Nesin haklı. Batılılar niye bizim taharet musluklu klozetlerimizi kullanmazlar hiç anlamam. Yoksa bu, bizim buluşumuz diye kompleksleri mi var?

Akıllı olan bu klozetleri kullanır, Vladimir İvanoviç de öyle. Bizim eve her geldiğinde çok ihtiyacı olmasa bile tuvalete girer.

Israrı üzerine inşaat malzemesi satan pazarları, "rınak"ları dolaşıp bizim klozetlerden bulduk. Gayet mutlu, arabanın bagajına dikkatle yerleştirdik.

***
Vladimir İvanoviç'in külüstür Jigulisi ile Kremlin duvarlarına paralel, Tverskaya Caddesi'ne doğru ilerleyip, eve dönüyoruz. 

Önümüzde Kremlin Sarayı'nın yamacındaki Borovotski Meydanı'na yeni dikilen Prens Vladimir'in heykeli bizi karşıladı. İkimiz de ilk defa görüyorduk.

Geçenlerde açılışını Putin yapmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 1612'de Moskova'nın Polonyalı işgalcilerden kurtarılması anısına, 4 Kasım'da kutlanan Ulusal Birlik Günü'nde, Rusya'ya Ortodoks Hıristiyanlığı getiren isim olan ve tarihte önemli yeri olan Prens Vladimir'in önce 26 metre yüksekliğinde planlanıp 12 metreye indirilen, 300 ton ağırlığındaki heykelini törenle açmıştı.

Heykelin önce Serçe (Lenin) Tepeleri'ne dikilmesi planlanmış, ancak daha sonra Kremlin'in önü uygun bulunmuştu. 

Ancak heykelin boyu ve seçilen yer, UNESCO ile büyük bir polemik başlatmıştı. Her ne kadar heykelin boyu yarı yarıya küçültülse de, UNESCO koruması altındaki bölgenin tarihi dokusunu bozacağı gerekçesiyle itirazlar yükselmişti. 

UNESCO, bu alanın koruma alanı kapsamında olduğunu savunuyor; hatta heykel yüzünden Kremlin'in dünya kültür mirası özelliğini yitirebileceğini söylüyor. Rus tarafı ise, heykelin boyunu küçülterek UNESCO'nun istediğini yaptıklarını ama yerini değiştirmeyeceklerini vurguluyor.  

***

Bence diziler, heykeller planlı bir ulusal-kültürel politikanın ürünü. Tesadüfi değil.

Dünyada yaşadığımız son politik atmosferde her devlet kendi halkının ulusal bilincini yükseltmek için özel bir çaba harcıyor.

Globalleşmenin geri vites taktığı bir dönem yaşanıyor. Zaman yine o eski zamanlardaki gibi biraz. 

Ekonomik-politik krizler; ABD'nde Trump'un seçilmesi, Avrupa'da sağ, ırkçı-şövenist söylemlerin yükselişe geçmesi, Ortadoğu'da sorunlu savaş hali, farklı, endişe verici, kirli bir ortam yaratmıştı. 

Herkes kendi ulusal bagajını dolduruyordu. 

Herkes en kötü ihtimallere hazırlıklı olmaya çalışıyordu.

Kremlin duvarlarını geçtikten sonra tam Tverskaya'ya doğru sola dönerken Vladimir İvanoviç gülerek:

"Biliyor musun, Rusya'da dört önemli Vladimir var," dedi.

Ona doğru dönüp:

"Biri ve hatta en önemlisi sensin biliyorum," dedim, "Peki diğerleri kim?" diye sordum.

Gülümsemesi dudağında eksik olmadan:

"Один лежит, один сидит, один стоит ( adin lejit, adin sidit, adin stayit)," dedi.

Yani, Türkçe tercümesiyle diğer üçünden "Biri yatıyor, diğeri oturuyor, üçüncüsü ise ayakta," demişti.

"Pek anlamadım," dedim.

Açıklayınca anladım. 

Rus, mizah duygusunun zirve yaptığı anekdotlardan biriydi bu. Rusya'nın şu an içinde bulunduğu siyasi atmosferi üç cümlede özetleyen bir fıkra.

Kendi memleketimizin derdine merhem olamaz durumdayken misafir olarak bulunduğum bir ülkenin işlerine burnumu sokmayı doğru bulmayanlardanım. Zaten Ruslar da bizimkiler gibi bundan pek hoşlanmazlar.

Ama bu fıkradaki derinlik ben çok şaşırtmıştı.

Vladimirlerden Rusya'nın tarihine yüz sene öncesinden bu yana damgasını vurmuş Vladimir İlyiç Lenin arabayla giderken arkamızda bıraktığımız Kızıl Meydan'daki mozolesinde yatıyordu.

İkincisi, Vladimir Putin, yanından geçtiğimiz Kremlin Sarayı'nın duvarlarının içindeki Başkanlık Ofisinde oturuyordu.

Üçüncüsü ise biraz önce gördüğümüz, yenilerde heykeli dikilen Prens Vladimir idi. 

***

Evet, Batılı politikacıların, düşünürlerin dediği gibi globalleşme, entegrasyon, öbür yandan enternasyonalizm, sınırların, vizelerin kalkması, ırk-din çatışmalarının son ermesi umudu falan derken, olmadı baştan ulus-devlet politikalarında bir son dem daha mı yaşanmak durumunda?

Ne zaman kurtulacağız mazlum milletlerin itilip kakılmasından?

Hele Castro da Che'nin yanına göçüp, bizi hepten öksüz bıraktıktan sonra...

Biraz geçtikten sonra kafamı arkaya Kızıl Meydan'a doğru çevirip, mozolesinde yatan Vladimir İlyiç Lenin sanki beni duyabilirmiş gibi mırıldanıyorum:

"Tavariş (yoldaş), senin enternasyonalizm hayallerin yine bir başka bahara mı kaldı yoksa?"