Türk-Rus ilişkilerinin şifreleri

09 Aralık 2016 Cuma  |  KÖŞE YAZILARI

Türkiye'nin yoğun siyasi gündemiyle ilgili yazılarıma kısa bir ara verip son zamanlarda dış politikamızda önemli bir yer tutmaya başlayan Rusya ile ilişkiler konusunda bir pencere açmak istiyorum. Rusya ile geçen yıl yaşanan "uçak krizi"ndan sonra hem ekonomimiz alt üst oldu hem de Suriye'de oyun dışı kaldık. Sekiz ay süren krizin ardından bugün Rusya ile yeniden yakınlaşma süreci başladı. Peki, gerçekten sorunlar çözüldü mü, uçak olayının ardından Türkiye'yi "düşman" ilan eden Moskova neden aniden tutum değiştirdi, yakınlaşmadan kim kazançlı çıktı, Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliği gerçekçi mi? Tüm bu soruların yanıtlarını almak için Türkiye'de Rusya konusunda ilk akla gelen isimlerden biri olan gazeteci Cenk Başlamış'la konuştum. Medya Günlüğü'nün genel yayın yönetmenliğini yapan Başlamış, aynı zamanda Moskova'da 21 yıl görev yapmış bir gazeteci. Aklımıza takılanları sorduk, o yanıtladı...

 

-Uçak krizi"nin başlarında "Erdoğan gitmeden ilişkiler düzelmez"diyen Putin, aslında Türkiye uçağın düşürülmesi için değil pilotun öldürülmesi için özür dilediği halde neden aniden taktik değiştirdi?

-Bu özür meselesi gerçekten ilginç bir konu. Türk, Rus, hatta uluslararası kamuoyunda "Erdoğan uçak için özür diledi" sanılıyor ama aslında böyle bir özür yok. Elbette özüre karşı değilim, ülkenizin çıkarı gerektiriyorsa özür dilersiniz ama benim asıl dikkat çekmek istediğim konu farklı...

Peki, uçak için değil de pilotun öldürülmesi için özür dilemenin farkı ne? Bazılarına ayrıntı gelebilir ama bence Rusya'nın taktiğini anlamamız açısından önemli. "Türkiye uçak için özür dilesin, Erdoğan gitmeden ilişkiler düzelmez" diyen Putin neden değişti? Bence bunun nedeni Rusların artık uçak olayını unutması ya da Türkiye'yi yeterince "cezalandırdıklarını" düşünmesi değil. Rus dış politikası ortaya çıkan ani fırsatları çok çabuk değerlendirme yeteneğine sahip. İşte, bence Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinin gerginleşme sürecine girdiğini hemen farketti Ruslar. Bunu da kendileri açısından bir fırsat olarak gördüler ve durumdan yararlanmak için hızlıca taktik değiştirdiler.

- Bu durumda, Türkiye ve Rusya arasında yapılan barışma ne kadar gerçek oluyor?

-Çok basmakalıp olacak ama uluslararası ilişkilerde duygulara yer yoktur, eğer duygusal davranıyorsanız zaten kaybetmeye baştan mahkumsunuzdur. Demin dediğim gibi Ruslar aslında uçak olayını unutmadı ama gelişmeler çıkarları gereği Rusya'yı Türkiye ile barış yapmaya itti. Türkiye'nin uçak olayından pişman olduğunu zaten biliyoruz çünkü farklı rakamlar olsa da genelde söylenen 8 ay süren krizin faturası 10 milyarı buldu, üstelik Rusya gibi bir ülkeyi karşısına aldı. Dolayısıyla Türkiye zaten barışmaya hazırdı, sadece ekonomik gerekçelerden değil, Batı'ya karşı istediği zaman "Rus kozu"nu da oynayabilmek için. Bana kalırsa uçak olayının asıl büyük zararı karşılıklı güven duygusuna hasar vermesi oldu. Güven dediğimiz öyle bir kaç günde oluşmuyor, yıllar gerekebiliyor. Şimdi görünüşte barıştık ama iki tarafın birbirine güven duyduğunu söylemek mümkün değil. Biz de, onlar da gardını almış vaziyette. Sanırım bu durum bir süre daha devam edecek. Aslında bu gard alma bence bizim açımızdan iyi. İyi çünkü Rusya gibi ülkelerle ilişki kurarken son derece dikkatli olmanız gerekir. Ben şahsen iki ülkenin bölgede işbirliği yapması gerektiğini düşünüyorum, sadece dikkatli olmak gerekir diyorum.

-Uçak krizinden sonra normalleşme sürecine giren ilişkilerde Rusya'nın beklentisi Akkuyu Nükleer Santrali'ndeki yatırımı güvence altına almak ve Türk Akımı için Ankara'yı ikna etmekti. Bu açıdan bakıldığında Rusya istediğini almış görünüyor. Rusya istediğini aldı, peki ya Türkiye?

-Zaten siz durumu çok güzel özetlediniz. Barışma süreci sonrası Rusya açısından üç önemli konu vardı, Türk Akımı, Akkuyu ve elbette Türkiye'nin Suriye'de Moskova'nın çizgisine yaklaşması. Bunlar değişik ölçülerde oldu sayılır ya da oluyor. Türkiye'nin öncelikleri ise ekonomi, ticaret ve turizmle ilgiliydi. Evet, Rus turistlere Türkiye yasağı kalktı ama 2016 çoktan kayıp yıl olmuştu. Meyve-sebzede bazı kısıtlamalar hala kalkmadı, çok yakında kalkacak gibi de durmuyor. Moskova'da Türklere yönelik bazı engellemeler sürüyor. Vize konusu çözülmedi. Yani biz istediklerimizin azını alabildik şu ana kadar. Ama şunu da söylemek gerekiyor, "Fırat Kalkanı" operasyonu, Rusya ile ilişkilerin düzelme yoluna girmesi sayesinde başladı. Rusya uçağını düşürünce Suriye'de devre dışı kalan Türkiye Rusya'nın onayı ya da başını çevirmesiyle sahaya girebildi. Ama buradaki uzlaşmanın kritik noktası şu: Rusya Türkiye'nin Suriye'de Esad rejimine zarar verebilecek herhangi bir hareketine hemen tepki gösterecektir. Yani Suriye'de "açık çek" almadık.

-Peki, Şanghay İşbirliği Örgüte'ne üye olabilir miyiz sizce?

-Evet bu konu son günlerde çok popüler. Şanghay henüz tam oturmamış bir yapılanma. Eğer o bölgedeki ilişkilerimizi geliştirmek, dış politikamızı zenginleştirmek, yeni pazarlar bulmak istiyorsak yakınlaşmaya evet. Ama Şanghay Avrupa Birliği'nin yerini alsın istiyorsak durum farklı, o zaman gerçekçi bir seçenecek değil. Siyasi açıdan da iyi bir seçenek değil çünkü üye ülkelerin hepsi otoriter yönetimlere sahip. Avrupa Birliği ile sorunlarımızın olması başka bir şey, demokrasi idealinden vazgeçmek ayrı bir şey. Demokrasi ise, Doğu'da değil Batı'da. Ayrıca, ben Rusya'nın bizi Şanghay'da gerçekten üye görmek istediğinden pek emin değilim! Zaten hükümetin de bu konuyu Batı'ya karşı daha çok diplomatik bir koz olarak kullandığını düşünüyorum.

-Bir yazınızda Trump'ın başkan seçilmesinin Rusya'da sevinç yarattığını söylüyorsunuz. Trump'ın başkanlığı döneminde Amerikan-Rus ilişkileri nasıl bir seyir izleyecek?

-Ruslar açısından Trump kötünün iyisi çünkü Hillary Clinton'dan hiç haz etmiyorlar. Hatta, 2011 yılında Moskova'daki hükümet karşıtı gösterilerin perde arkasındaki kişilerden birinin o zamanki Dışişleri Bakanı Clinton olduğunu düşünüyorlar. Buna ek olarak, kampanya döneminde Trump'la Putin arasında sıcak mesajlar gidip geldi. Ama Trump döneminde Rus-Amerikan ilişkilerinin nasıl olacağı konusunda aceleci yorumlar yapmamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, Trump'la ilgili iki görüş var. Birincisi onun döneminde ABD'nin alışılandan farklı bir siyaset izleyeceği. İkincisi gruptakiler ise, kampanyada ne söylemiş olursa olsun Beyaz Saray'a gelince düzene ayak uyduracağı, yani sistemin parçası olacağı. Ben ikinci görüşe yakınım. Dolayısıyla şu anda Rus-Amerikan ilişkilerinin geleceğini kestirmek güç.

-Yine bir yazınızda "Rusya'nın "tartışılmaz" ve "güçlü lideri" olarak görünen Putin için iç siyasette ortam hiç de sanıldığı gibi güllük gülistanlık değil. Hatta, endişe etmesini gerektirecek bir süreç var diyorsunuz.Nedir bu endişeler ve 2018 yılında yapılacak seçimde tekrar başkan seçilir mi?

-Evet, onun dokunulmaz olduğu yolunda bir efsane var...Putin konusunda düşüncem çok açık: Onu oraya sistem getirdi, getirdiği gibi isterse götürmesini de bilir. Putin yaklaşık 16 yıldır iktidarda. Başardıkları ve başaramadıkları var. Başardıklarının başında 1990'larda uluslararası alanda Rusya'nın kırılan onurunu onarması ve ülkesini yeniden ayağa kaldırması, hesap edilmesi gereken bir güç haline getirmesi geliyor. Buna karşılık Putin döneminde Rus ekonomisi hep yerinde saydı, ciddi hiçbir gelişme, çeşitlenme göstermedi. Neden? Çünkü doğal gaz ve petrol fiyatlarının yüksek olduğu zamanlar Rusya dövizini koyacak yer bulamıyor ve ekonomisinin sadece doğal kaynakların satışına bağımlı olmasını umursamıyor ki, doğru hatırlıyorsam ekonomide buna Hollanda hastalığı deniliyor. Ama ne zaman ki fiyatar düşüyor, Rusya paniğe kapılıyor, ekonomide reformlardan söz etmeye başlıyor. Ne zamana kadar? Enerji fiyatları yeniden yükselinceye kadar. Son 25 yıl böyle geçti. Şu anda Rus ekonomisi derin bir krizin içinde ve söylendiği kadarıyla büyük işadamları içinde Putin'in değişmesi gerektiğini düşünen bir grup oluştu. Eğer bu grup gizli servisin, yani ülkedeki en güçlü kurumun desteğini alırsa bir iktidar değişikliği olabilir. Yanlış anlama olmasın, "olacak" demiyorum, "olabilir diyorum. Diğer yandan, bir kaç farklı kaynaktan duyduğum bir konu var: 16 yıldır iktidarda olduğunu söylediğim Putin'in, belki tahmin bile edemeyeceğimiz yoğun çalışma temposundan artık yorulduğu, bu nedenle 2018'de adaylığını koymayabileceği söyleniyor. Ama bütün bu anlattıklarım senaryo düzeyinde kalır ve Putin seçime katılırsa kazanmaması için bir neden görünmüyor çünkü şu anda siyasi rakibi yok.

-Bu sene başında "Rusya'nın Sırları" adıyla bir kitabınız çıktı. Nedir Rusya'nın Sırları ve  neden gündelik hayat üzerinden Rusya'yı tanıtma yolunu seçtiniz? Mesela neden siyasi bir kitap yazmadınız?

-Rusya ile ilgili siyasi kitap yazmak bana iki nedenden ötürü ilginç gelmedi. Birincisi, zaten böyle kitaplar var. İkincisi, bu tür siyasi kitaplar dar bir kitleye, yani sadece konunun meraklılarına, uzmanlara hitap ediyor. Ayrıca Rusya'da yaşamadan da siyasi bir kitap yazmak mümkün. Moskova'da Milliyet'in muhabiri olarak geçirdiğim 21 yıl boyunca doğal olarak çok şey yaşadım, çok fazla gözlem yapma olanağım oldu Rusya'ya ve Ruslara ilişkin. Rus kimdir, gündelik hayatta nasıl davranır ve neden öyle davranır, neyi sever, neyi sevmez... Ya da Rusya nasıl bir devlettir, vatandaşına nasıl bakar. Kitap işte Rusya ve Ruslara ilişkin hayatın farklı alanlarından seçilmiş kısa yazılardan oluşuyor, yani gündelik hayatın üzerinden ülkeyi anlatma yolunu seçtim. Biliyorum, "sır" denilince gizli belgeler akla geliyor ama kitapta öyle bir şey yok. O zaman ne var? Her yazıda ülkeye ve insanlarına ilişkin, sadece orada yaşayanların bilebileceği minik minik sırlar var. Kitabın son sayfasını çevirdiğinizde o minik bilgiler birleşiyor ve ortaya- tabii ki benim penceremden- Rusya gerçeği çıkıyor. Önsözde yazdığım gibi, kitabı beğenir ya da beğenmezsiniz ama iddialı olduğum bir konu var, bitirdiğinizde mutlaka önceden bilmediğiniz Rusya ve Ruslarla karşılaşacaksınız, Rusya ve halkını artık gözünüzde canlandırabileceksiniz.

-Ergenekon ve Balyoz döneminde birçok meslektaşınızı haksız şekilde  tutuklandığına şahit olduk. 15 Temmuz sonrasında da özellikle FETÖ nedeni ile yine birçok gazetecinin tutuklandığını görüyoruz.Nedir bu konu ile ilgili yorumunuz? Kılıçdaroğlu'nun dediği gibi FETÖ ile bağlantılarını açıkça bildiğimiz Nazlı Ilıcak ve diğerlerinin tutuklanması haksızlık mı? 

-Sorunuza tam karşılık olacak mı bilmiyorum ama ben kendi gazetecilik anlayışımdan söz ederek yanıtlamak istiyorum. Gazetecinin siyasi görüşü elbette vardır, benim de var ama ben şahsen bir gazetecinin siyasi görüşünün gazeteciliğinin önüne geçmesini ya da bir gazetecinin adının belirli bir siyasi görüşle, partiyle özdeşleşmesinden hoşlanmıyorum. Gazeteci gazetecidir. Gazeteci isminin önüne "falancı..." diye herhangi bir şey gelmesine gönlüm razı değil. Herhangi bir görüşün temsilcisi olduğunuz zaman tarafsızlığınızı koruyabilecek misiniz, nasıl koruyacaksınız ya da insanlar sizin kaleminizden çıkan yazıların gerçekten tarafsız olduğuna inanacak mı? Ama tabii bunlar benim doğrularım, benim görüşlerim, katılmayanlar olabilir. Nazlı Ilıcak meselesine gelince... Açık söylemek gerekirse, kişisel olarak hoşladığım bir kişi değil ama bunun bir önemi yok. Asıl bizim isimleri değil ilkeleri tartışmamız gerekir. Yani, Ilıcak ve son operasyonlarda tutuklanan diğer gazetecilerin durumunu konuşurken bence kıstas şu olmalı: FETÖ adına, ondan emir alarak gazetecilik kisvesi altında suç işlediler mi işlemediler mi, yasadışı bir faaliyette bulundular mı, bulunmadılar mı? Önemli olan bu. Ya da öncesinde, Ergenekon, Balyoz davalarında gazeteciler aslında iktidarın hoşuna gitmeyen şeyler yazdıkları için mi tutuklandılar, yoksa faaliyetleri gazetecilik sınırlarını aştığı için mi? Özellikle o günlere ilişkin Nedim Şener- Ahmet Şık örneğini hatırlatmak isterim.

-Yeni anayasa çalışmaları ve partili cumhurbaşkanlığı hakkında neler düşünüyorsunuz? Türkiye nereye koşuyor?

-Sorunuz beni geçmişe götürdü...İlk defa sandık başına 1980 anayasa oylaması için gitmiştim. Daha doğrusu, oy kullanmayanlara para cezası verileceği söylenmişti. Ben de mecburen gidip oyumu kadük etmiştim...Evet, Türkiye'nin yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğu çok açık. Anayasa ülkenin gerisinde kaldı. Aslına bakarsanız, bu sorunun 1990'lar, en geç 2000'lerin başında çözülmüş olması gerekirdi. Ama şu anda yeni anayasa tartışmaları için uygun bir ortam var mı? OHAL koşullarındayız, bazı kısıtlamalar var, bu koşullarda serbest bir tartışma ortamından söz etmek mümkün mü? Partili cumhurbaşkanlığı meselesini anlamakta zorlanıyorum. Cumhurbaşkanı seçilmiş, yani bütün halkı temsil etmesi gereken bir göreve gelen kişi neden herhangi bir partiyle bağını devam ettirsin ki?

Nereye koştuğumuza gelince...Öncelikle bu ülkenin, hepimizin mümkün olduğu kadar çabuk normalleşmeye, gerginlikten uzaklaşmaya ihtiyacımız var. Gerginlikten kaybeden bizler, ülkemiz oluyor.