Bu bir çığlıktır!

15 Aralık 2016 Perşembe  |  KÖŞE YAZILARI

Bugün size Suriyeli bir dostumun anlattıklarını yorumsuz nakledeceğim. Yurt dışında öğrencilik yıllarına dayanan tanışıklığımız 35 yıl geriye gidiyor. Zaman zaman uzunca bir süre haberleşemedik. Ta ki  2011  yılı sonbaharında arayıp, İstanbul'a yerleşeceğini söyleyene kadar ilişkimiz bayram ve yılbaşı mesajlaşmalarıyla sınırlı kaldı.

Kimilerinin "Arap Baharı" dediği kalkışmalar başlamış, Suriye de bu kalkışmalardan nasibini almış, rejimin askerleri göstericiler üzerine ateş açmıştı. Ardından olaylar çığ gibi büyüdü. Başta IŞİD olmak üzere onlarca irili ufaklı terör örgütü Suriye'de cirit atmaya başladı. 

Bu sarsıcı gelişmeler arkadaşımın da ülkesini, evini terkedip, ailesiyle birlikte  İstanbul'a yerleşme kararının tetikleyicisi olmuştu. 

Şimdi sözü ona bırakıyorum:

"Aslında bir şeylerin yolunda gitmediğinin işaretleri çoktu. Uzun bir kuraklık yaşanıyordu. Lazkiye'nin nüfusu her geçen gün değişiyordu. Kuraklık nedeniyle topraklarını terkeden Suriyeliler kentlerin eteklerinde kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışıyorlardı. Lazkiye'de rahatımız yerindeydi.

Tek derdimiz her geçen gün pahalanan hayattı. Ticaret etkilenmeye başlamış, aranılan mallar artık bulunmaz olmuştu. Bu arada hemen her gün ülkenin bir yerinden çatışma, ölüm haberleri geliyordu. Başta bu çatışma, ölüm haberlerinin üzerinde çok durmamaya çalıştık. Ne de olsa bizden uzaktı oralar. Muhtemelen kırsal kesimden gelen ve suç işlemeye hazır kitlelerin işiydi bu ve Rejim güçleri en sert şekilde müdahale ederek bunları önler, isyancılar hak ettikleri cezaları mutlaka bulurlardı.

Giderek çatışma, ölüm, bombalı saldırı haberleri artmaya başladı. Biz çoğunu ajanslardan değil, sadece o bölgelerden gelen insanlardan duyuyorduk. Duyuyorduk ama inanmamayı tercih ediyorduk. Televizyonlarda söylenenler, gazetelerin yazdığı başkaydı çünkü. İlk bir şeylerin yolunda gitmediğini haberlerde değişen dilden farkettim. Halepliler, İdlibliler demiyordu artık. Aleviler, Şiiler, Dürziler, Kürtler, Sünniler...diyordu.

Artık Suriyeli yoktu...Suriyeliler birdenbire kaybolmuştu ortadan. Dilin değişmesiyle birlikte bizler de değişmeye başladık. Artık ölenlerin kimliğine bakıyor, bizden-bizden değil ayrımı yapıyorduk. Bizden olanlara üzülüyor, olmayanların ölümüne seviniyorduk. Dilimiz sertleşmiş, farklılıklarımıza vurgu yapar olmuştuk. Önce arkadaş çevremiz değişti. Hepimiz kendi mahallelerimize hapsolduk. Evlerimizi, mahallelerimizi, okullarımızı, alışveriş yaptığımız çarşıları ayırdık. 

Sıra ortak sevinçlerimizi ve acılarımızı ayırmaya gelmişti. Artık ne sevinçlerimiz ne acılarımız ortaktı.. Herkes intikam almaktan konuşuyor, daha daha, daha diye tempo tutuyordu. İntikamın sonu gelmiyordu. İntikamın intikamını alma yeminleri ediliyordu her gün... Birbirimize o kadar düşman olduk ki, başka ülkelerin bizim üzerimizde vekalet savaşlarını meşru kılacak tartışmaları yapmaya başladık. Hangi ülke müdahale ederse daha iyi olur tartışmalarının nasıl bir felaket olduğunu anlamamız için tepemize bombaların yağması gerekti. Ama iş işten geçmişti. Milyonlarca Suriyeli geri dönüşü olmayan mültecilik yolculuğuna başlamıştı bile.

Bugün ülkeme bakıp ağlıyorum. Geçmişim, çocukluğum, arkadaşlarım, anılarım hepsi çok uzakta artık. Oysa yaşamak  zorundayım. Buna yaşamak denirse tabii...Ruhum yaslı. Uzun bir süredir umudu, umutlanmayı unuttum. Gelecekten bir şey beklemiyorum. Çocuklarımın Suriye'ye dönmesini istemiyorum. Çünkü bu yaşananlardan ders almayacaklarını bilecek kadar rejimi tanıyorum. Daha baskıcı, daha intikamcı olacaklar.

Çocuklarımın burada kalmasını da istemiyorum. Kalbim kan ağlayarak sizin de bizim yürüdüğümüz yola girdiğinizi görüyorum. Hem de şevkle ve isteyerek hepimize ilham veren Avrupa Birliği'ne aday Türkiye'ye sırtınızı döndüğünüzü üzülerek ve çaresizce izliyorum.  

Bana bakın, bize bakın,  Halep'e bakın, denizlerde boğulan Suriyelilere bakın, Taksim'de dilenen Suriyeli çocuklara bakın diye avazım çıktığınca bağırmak istiyorum. Sesimi duyun. Hala geç değil sizin için!"