Trump, Özal ve 'Uygarlıklar Çatışması'

27 Aralık 2016 Salı  |  SERBEST KÜRSÜ

Biz bu filmi daha önce görmüş müydük?

Yerleşmiş, kabul görmüş devlet politikalarının yalnızca sorgulanmakla kalmayıp sümen altı edildiği; kazanç motifinin toplumsal değerleri  saf dışı bıraktığı; iş dünyasında başarılı olmuş, karlı şirketlere yöneticilik yapmış kişilerin "prensler" olarak politika sahnesinde yer aldığı bir dönemi hatırlıyor musunuz?

ABD'nin yeni başkanı Donald Trump neredeyse Turgut Özal'ın "bir koyup üç alma" saldıganlığı ve pervasızlığının karbon kopyası olan uygulamalarla yeni yönetimine, bütün dünyanın diplomasi ve siyaset kulislerinde parmak ısırtan atamalar yapıyor.

Profesyonel sosyal paylaşım sitesi Linkedin'de yer alan bir belgede, J.F. Kennedy'den  bu yana ABD başkanlarının kabine düzeyindeki makamlara yaptığı atamalar karşılaştırılmış: Buna göre Trump şu ana kadar bu düzeyde 83 işadamını devlette görevlendirmiş, bu bir rekor. Ocak ayında görevi bırakacak olan Obama, devlet yönetiminde sadece beş işadamını görevlendirmiş sekiz yıl içinde.  Trump'a bu konuda en yakın olan George Bush, ama devlet geleneğinden gelen baba H.W. Bush değil, olmayan kitlesel imha silahlarını etkisiz hale getirmek için yok yere Irak'ı işgal eden ve bugünkü İslam Devleti  ucubesini dolaylı olarak yaratan oğul Bush, yani W. Varın hesaplayın geleceğimizi.

Trump'ın yaptığı işadamı atamaları ideolojik tonlar içermeseydi, belki "işadamı  kendisi gibi pragmatik olabilen kişilerle çalışmayı tercih eder"  gibi, makul olmakla birlikte zayıf bir gerekçeyle hoşgörülebilirdi; ama Filistinlilerin işgal altındaki topraklarında yeni Yahudi yerleşim merkezlerinin kurulmasını destekleyen bir işadamını  İsrail'e büyükelçi, Müslümanları topyekün terörist olarak gören bir emekli generali Ulusal Güvenlik Danışmanı, Çin düşmanı bir ekonomi profesörünü  Ulusal Ticaret Konseyi  başkanı olarak görevlendiren bir politika anlayışı ancak felaket haberlerinin sinyallerini veriyor olabilir.
 
Nasıl bir Amerika'ya doğru?

Dünyanın en zengin adamı Bill Gates, pek çok insanın "la havle" veya benzeri ifadelerle şaşkınlık ifade etmesine yol açan bir söz ederek, Trump'ın "ikinci bir JFK" olabileceğini söyledi. Eğer dönüp tarihe bir bakarsak, John Fitzgerald Kennedy, Trump gibi cesur ve ataktı, ama Trump'ın tam tersine uzlaşmacı, barışçı, birleştirici ve adil bir devlet adamı olmaya çabalıyordu, büyük olasılıkla da bu nedenle suikaste kurban gitti. (Youtube Kennedy'nin katlinde başkan yardımcısı  Lyndon B. Johnson'ın dahlini adeta kanıtlayan videolarla dolu.) Trump'ın Kennedy'ye benzetilebilecek  tek yönü, iktidar sarhoşluğundaki  kurumlara meydan okumaktan kaçınmaması olabilir, ama bu meydan okumanın ABD'nin ve dünyanın ne kadar çıkarına olacağını şimdiden görmek olanaksız.

Milyonlarca dolar batırmış, milyonlarca dolar kar etmiş, işini bildiği ve ayrıntılara titizlikle yaklaştığı açıkça belli olan Trump, nasıl bir başkan olmaya hazırlanıyor olabilir? Bu konuda, henüz yeminini bile edip koltuğuna oturmamışken söylenecek her şey kuşkusuz spekülasyon olarak nitelenebilir, ama "Perşembe'nin gelişinin Çarşamba'dan belli olduğu" da neredeyse kanıtlanmış bir sözdür.

Öncelikle Trump'ın söylediklerinden şu mesajı çıkarmak mümkün: ABD yeni başkanıyla yeniden zengin olmaya çalışacak. Bu çabada, kuşkusuz Trump, yapımcısı olduğu TV showunda sergilediği  girişimcilik ruhunu kamçılama becerisine güveniyor. Yukarıda sözü geçen Linkedin makalesinin yazarı, Trump ekonomisinde "hayvanca" bir kazanma güdüsünün oluşacağına atıfta bulunarak, milyarder başkanın bir çok insanın yastık altında tuttuğu fonlarını yatırıma yönelteceğini iddia ediyor.  Bu öngörü, ABD'deki yoksullaşmanın ne kadar çok insanı açlık sınırına ittiğini ve son 10 yılda yatırım yapabilecek parasal güce sahip orta sinfin neredeyse tamamen yok olduğunu hesaba katıyor mu bilinmez. Ama bilinen bir şey varsa, o da Trump'ın  yeniden yaratma çalıştığı,1960'ların özellikle imalat sanayiine büyük sabit sermaye yatırımı/yoğun istihdam/hızlı büyüme ekonomisinin artık kolay kolay gerçekleşemeyeceği.

Nedenleri ise çok da karmaşık değil:

1) Teknolojik gelişme artık emek-yoğun yatırımları çok anlamlı kılmıyor, eğer sabit sermaye yatırımları yapılırsa, bu büyük ölçüde üretimde insan yerine robotların kullanıldığı bir ekonomi olacak, istihdamda anlamlı bir iyileşme olmayacak. (Burada not etmek gerekir ki ABD Merkez Bankası'nın faiz artışlarına dayanak ettiği istihdam rakamları gerçekleri kesinlikle yansıtmıyor çünkü ABD'de çalışabilir nüfusun en az 10 milyonluk bölümü çalışma istatisiklerinden dışlanmış durumda,  düzeldiği söylenen istihdam rakamları da çoğunukla yarım zamanlı (part-time) işlere dayanıyor.

2) Ama daha önemli neden ABD ekonomisinin aşırı derecede finanşallaşmış oluşu: Ülkedeki reel ekonomi finansal ekonomiyi taşıma gücünden yoksun; hisse senedi, borsa ve emlak piyasaları, yalnızca merkez bankası bilançosunu 4 trilyon dolara sişiren parasal genişleme politikası sayesinde ayakta duruyor, hisse senedi fiyatlarıyla sirket bilançolarındaki karlılık oranları tam bir tezat teşkil ediyor.

Burada Trump'ın en büyük ikilemini görüyoruz:  Ekonomiyi büyütecek yatırımlar için kaynak nereden gelecek?  Yatırımları cesaretlendirmek icin getirilecek vergi  indirimleriyle yaratılacak kaynağın menkul kıymet piyasalarına gitmeyeceğinin garantisi var mı? Hadi diyelim bu fonlar gerçekten yatırımlara gitsin, devlet sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, savunma  gibi temel işlevlerin yerine getirilebilmesi için nereden kaynak bulacak?  ABD devleti, Obama'nın göreve geldiği  2008 yılından bu yana, o tarihe kadar aldığı borcun 1,5 katını ekledi  muhasebe defterine, kırmızı kalemle: Sekiz trilyon dolardan 20 trilyon dolara.  Bu kadar harcamaya alışmış bir devlet, nasıl olacak da hem vergileri kısıp, hem borçları azaltıp hem de hızla büyüyecek? Anlayan varsa beri gelsin?

Ekonomik bilmece ülkedeki  toplumsal gerilimin nasıl evrileceği sorusunu da  daha çetrefil bir hale dönüştürüyor. Trump'ın seçimi kazanmasından bu yana ABD'nin her yanında Latin kökenli ve Müslümanlara yönelik aşağılama ve hatta saldırılar yaygınlık kazandı. İşadamı mantığı, "benim gözümde para kazanan makbuldür" gözlüğüyle mi yaklaşacak bu meseleye?  Ülkedeki yoksulluğun, gelir dağılımındaki dengesizliğin, bunun yol açtığı hoşgörüsüzlüğün arka planındaki yapılanma iş adamı pragmatizmiyle çözülebilecek türden mi?

Küresel  bilmeceler

Trump'ın izleyeceği dış politikanın iki ana ayağını şimdiden biliyoruz: Çin'e meydan okuma, Putin'le ballı börekli balayı.

Bunlardan birincisi oldukça anlaşılır bir temele dayanıyor: 1980'li yıllardan itibaren Çin ucuz işgücüyle bütün dünyadan sermaye çekti, ekonomisini önemli bir güç faktörü haline getirdi, şimdi artık Çin'in kulağını çekip haddini bildirmenin zamanıdır. Tabii bu kadar basit olmamakla birikte, Trump herhalde Çin liderlerini hizaya getirebilecek güçte olduğuna inanıyor ve bunu ilan etmekten de çekinmiyor. Ama bunu ne derecede becerebileceği herhalde biraz tartışmalı. Unutmamak gerekir ki ABD'nin en borçlu olduğu iki ülkeden biri Çin (diğeri Japonya). Çin'in döviz rezervlerinin üçte biri, 1 trilyon dolardan biraz fazlası ABD hazine bonosu,  bu bonoları  sistemli bir biçimde elden çıkarırsa doların çok ciddi bir baskı altında kalacağı kesin. İş ekonomik bir savaşa dönüşürse, Pekin'deki hükümetin de kullanacağı önemli  silahlar olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Evet, Trump'ın Çin'e yaklaşımı anlaşılabilir bir şey ama Putin'e olan sevdasını anlamak biraz zor. Yeni milyarder başkanın her şeye işadamı mantığıyla yaklaştığı, bizde çok kullanılan bir deyimle üzerine binmeyeceği eşeğe ot atmayacağı malum. Peki Trump, Putin'de ne fırsat görüyor?

İlk akla gelebilecek yanıt belki Çin'e karşı ekonomik alanda başlatacağı kampanyada Rusya'nın en azından tarafsız kalmasını sağlamak olabilir mi? Belki. Ama burada Rusya'nın şu anda Çin'le ABD arasındaki bir ekonomik çekişmede kıymet-i harbiyesi olan bir etken olması  mümkün mü diye sormak gerekir.

Başka bir düzeyde, acaba Trump ile Putin arasındaki mavi boncuk değiş tokuşunun  daha stratejik bir nedeni olduğu düşünülebilir mi?  Şöyle ki, Trump açıkça Putin'le İslamcı teröre karşı birlikte mücadele etmek istediğini ilan ediyor, Putin de hayır demiyor.  Ama acaba Trump, Putin'i, yalnızca İslami terörizmi değil de, Arapların elindeki en önemli ekonomik silahı etkisiz hale getirmek için kullanmak istiyor olabilir mi? Rusya'nın dev petrol ve doğal gaz rezervleri, OPEC'in uluslararası petrol piyasalarındaki gücünü etkisiz hale getirmek için kullanılabilir mi? OPEC'in en önemli üyesi Suudi Arabistan ABD'yle bir asırdır stratejik müttefik, ama 11 Eylül'den beri iki ülkenin arası şeker renk, hatta ABD Kongresi  11 Eylül dolayısıyla Suudi Arabistan hükümeti aleyhinde Amerikan mahkemelerinde dava açılmasına olanak veren bir yasayı Obama'nın vetosuna rağmen kabul etti. Trump yönetiminde, Suud hanedanıyla ABD yönetimi  karşı karşıya gelirse, Rusya bu çatışmada ABD'nin yanında önemli bir müttefik olabilir.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Samual Huntington, küresel  çatışma dinamiğinin sosyalizm/kapitalizm ekseninden Batı/İslam eksenine kayacağını vaaz etmişti. Vaizin tahminleri 11 Eylül'den sonra  esrarengiz bir şekilde ardarda gelen gelişmelerle doğrulanmaya başladı: Önce Afganistan işgal edildi, ardından Irak. Her iki işgalden sonra Afganistan'da El Kaide, Irak'ta sonradan İslam Devletine dönüşecek Sünni unsurlar terörizmi tırmandırmaya başladılar. Ve geldik bugüne, Batı Müslümanları mülteci olarak da, göçmen olarak da istemiyor. Belki de Trump'ın başkanlığıyla ABD "Uygarlıklar Çatışması"nda İslama karşı savaşta yeni bir sayfa açacak, bekleyip göreceğiz.

Bu arada, laiklik ve Atatürkçü düşünce çıpasını yitirmiş olan Türkiye, artık etkileme gücünü yitirmeye başladığı gelişmelerin denizinde serseri mayın gibi sağdan sola savrulma tehilkesiyle karşı karşıya ve buna karşı önlem alınacağının hiçbir işareti ufukta görünmüyor. 

Cengiz İzmirli (mahlas)