5N 1K 1M gazeteciliği

30 Aralık 2016 Cuma  |  KÖŞE YAZILARI

Yazının başlığı gazeteciliğin, haber yazmanın 'olmazsa olmaz' kurallarındandır. Haberin öğelerini oluşturur: 

-Ne? 

-Ne zaman? 

-Nerede?

-Nasıl?

-Neden?

-Kim?

Söz konusu öğelerden birini atladın mı, işini eksik yapmış sayılırsın. Yazdığın yazı, verdiğin haber, yazılı basında çalışıyorsan yazı işlerinden, görsel basında isen haber toplantılarından döner, zor durumda kalırsın. 

Diyelim ki; yazını 5N 1K kuralına göre yazdın. En ince ayrıntıları da verdin, başlıkta verdiğimiz "1K"yı atladın mı, yandı gülüm keten helva!

"Helva"yı yakmak istemeyen kimi gazeteciler mesleğin kavramlarına "1M" yi de eklediler.

1M ne?

-Muhbir!

-Muhbir ne?

-İhbarcı...Jurnalci...

Yasa dışı bir durumu yetkililere bildiren kimse. Şimdi bu, yani bir başka deyişle "muhbir gazetecilik" moda!

-Hadi canım! Olur mu öyle şey?

-Ar perdesi çatlayınca oluyor. İstesen de oluyor istemesen de...

Sırtını "güçlü" ye dayamış kimi gazeteciler canı istediğini, canı istediği zaman televizyon ekranlarından Mehter Marşı ile, kimi gazeteciler gazetelerdeki köşelerinden allayıp-pulladıkları yazıları ile üzerlerine hiç vazife değilken, mahkeme yüzü görmemiş, yargı kararı çıkmamış, hoşlarına gitmeyen kim varsa jurnalleyip meslektaşlarını bile hedef gösteriyorlar:

-Tutuklayın bu adamı!

-Falan gazetede çalışan adam feşmekan örgüt mensubu, o adamı da alın!

Bizim zamanımızda fotoğraf altı yazarken, bırakın yalanı, en ufak bir yanlışta bile alacağın ceza tek sözcükle bildirilirdi:

-Kovuldun!
 
Bizim zamanımızda, bir olayı kovalarken, haberin detaylarını verirken sehven yapılan "hedef gösterme" yanlışlarına servis şeflerinden, yazı işleri müdürlerinden, genel yayın müdürlerinden söylenecek sözler, işitilmesi muhtemel azarlar "10 okka bal ile" bile yenmezdi: 

-Ulan, sen ne biçim gazetecisin? 

-Polis misin, savcı mı?...

Şimdi gazetecilik değişti. Bir kez yazmıştık, bir daha yazmakta sakınca yok: Yalan haber yapanlar baş tacı. Televizyonların gözbebeği. Tartışma programlarının değişmez ekran yüzleri. Kim onlar, diyecek olursanız malum "Kabataş haberi" ne bakın, gerisini zaten hatırlarsınız...

Gazetelerde haber:

-İçişleri Bakanlığı'nın yaptığı açıklamalara göre, sosyal medyada yaptıkları paylaşımlar nedeniyle 10 bin kişi hakkında soruşturma açıldı.

Açıklamalarda 3 bin 710 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. 1656 kişi tutuklandı. 1203 kişi adli kontrol koşuluyla serbest bırakıldı.

Kuşku denen illet akıllara düştü mü, dolaşmadık adres çalmadık kapı bırakmazmış.

Aklınızın bir köşesinde pusuda bekleyen soru dile gelir:

-Acaba o listede ben de var mıyım?

Gazetelerde bir başka haber:

-Bakanlar Kurulu sonrası Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş açıklama yaptı. Bir gazetecinin, 'Kayıp askerlerle' ilgili sorusuna, 'Bu video görüntüleri ile ilgili Türk Silahlı Kuvvetleri'nden teyit edilmiş bir bilgi yoktur' diye yanıt verdi. Kurtulmuş konuyla ilgili, 'Bazı medya kuruluşları da ayağını denk alsın' dedi.

Bir hukuk devletinde Yürütmenin Sözcüsü böyle açıklama yapabilir mi? 

-Nedir bu?

-Uyarı mı, kulak çekme mi? Yoksa...yoksa tehdit mi? 
 
İçinde yaşadığımız dönemde sosyal medyanın dışında kalmak sıradan insanlar için de mümkün değil gibi. Hele hele işiniz gazetecilik ise, asla mümkün değil. Haber değeri taşıyan paylaşımları, kimi siyasetçilerin açıklamalarını takip etmek zorundasınız.

Hal böyle olunca, pusudaki o soru yine dile gelir:

-Ulan, ister misin birkaç tweet için bizi de içeri alsınlar?

Düştüğümüz, düşürüldüğümüz duruma bakın ve düşünün! 

Bu hale nasıl geldik, sorusunun cevabını bilen var mı?

Toplum olarak bölük-pörçük olmuşuz. Bırakın hoşgörüyü, birbirimize tahammülümüz bile kalmamış neredeyse!

İnsanı insan yapan sevgi, barış, kardeşlik gibi değerler yok olmak üzere, beyinlere enjekte edilen "o ses" bizi taraf olmaya zorluyor, farkında değil misiniz?..

Homurdanmalar kızgınlığa, kızgınlığımız öfkeye, öfkemiz nefrete, nefretimiz kine dönüşüyor, ne zaman farkına varacağız, buna kim dur diyecek?

Evet kim, kim dur diyecek?