Keşke umutlanabilsek!

01 Ocak 2017 Pazar  |  KÖŞE YAZILARI

Bir yılı daha geride bıraktık. Ülkemiz adına bir yığın olumsuzluklarla dolu bir yıl oldu 2016...

Üstelik, tam da kurtulduk derken, pisliğini 2017'nin ilk saatlerine bile bulaştırdı bu lanetli 2016...

Kimin, neyi, neden yaptığını ve ülkemizin nasıl bu hale geldiğini sorgulamadan ve birilerini suçlamadan edemiyor insan. 

Daha düne kadar sapık dinci terör örgütlerine destek verenleri...

Etnik ve ayrılıkçı teröristlerin ayaklarına halı serenleri...

Üç gün içinde Şam'da Cuma namazı kılmayı düşleyerek, -ABD'nin talimatıyla- bir gecede  dost Esad'ı, düşman Esed haline getirenleri affedemiyor insan...

Çünkü ülkemizin başına bütün bu belaları açanların kim veya kimler olduğu herkesçe biliniyor...

2016, sadece ülkemize değil benim aileme de giderayak bir darbe vurdu. Geçenlerde çok sevdiğim yengemi yitirdim. Ankara'da onu Aralık sonunda Karşıyaka Mezarlığı'nda yeni yaşamına teslim ettik...

UMUTSUZLUK MEZARLIKTAN DAHA SESSİZ...

Her mezarlığa gittiğimde, mezar taşlarında yazılan yazıları okurum, doğum ve ölüm tarihlerine bakarım.

Küçük yaşta ölen yavrular üzüntümü kat be kat artırır. Onların mezar taşlarının, annelerinin gözyaşları ile yıkandığını görür gibi olurum.

O annelerin, ölen yavrularının peşinden döktüğü gözyaşlarıyla, Manisa'daki "Ağlayan Kaya'ya" dönen birer Niobe olduğunu düşünürüm. 
(Mitolojide Niobe, çok sayıda çocuğu Apollon ve Artemis tarafından öldürülünce, o kadar gözyaşı dökmüş ki, sonunda içinden sürekli gözyaşı akan bir kayaya dönmüş. Manisa'da, Spil Dağı'na giderken yolumuzu kesen Ağlayan Kaya, aslında Niobe'nin kendisiymiş!)

Karşıyaka Mezarlığı'nda, beş yıl önce dört yaşında öldüğü anlaşılan bir yavrunun mezarını gördüm. Annesi, kendisi için de bir mermer oturak yaptırmıştı mezarın yanı başına. Her gün gelir saatlerce otururmuş yavrusunun yanında. Başını elleri arasına alır, ağlarmış da ağlarmış...

Belli ki, yitirdiği yavrusuyla birlikte tüm umutlarını o mezara gömmüştü acılı anne. Geride hiçbir ışık, hiçbir umut kalmamıştı yavrusu gittikten sonra...

Umutsuzluk, mezarlıktan daha sessiz, cehennemden daha yakıcıydı o anne için...

PANDORA'NIN KUTUSU

2016 yılı, Pandora'nın Kutusu'nun açıldığı yıl oldu gerçekten de...

Mitoloji'deki Baştanrı Zeus, ilk kadın olarak yarattığı Pandora'ya 'merak' duygusunu yüklemiş. Sonra da, 'sakın açma!' diyerek ona - güya armağan olarak- bir kutu vermiş. Sanki onun bu kutuyu açacağını bilmezmiş gibi!

Nitekim, Pandora dayanamayıp kutuyu açınca içindeki bütün kötülükler; hastalıklar, nefretler ve düşmanlıklar dışarı dökülmüş ve dünyaya yayılmış.

Zeus da bir erkek sonuçta! Kötülüklerin bir kadın eliyle dünyaya yayılmasını istemiş olmalı.

Ancak yine de o hain Zeus, insanlara acımış; tutunacak dal olsun diye kutunun en dibine bir şey koymuş; Umut!

İşte o günden beridir ki, dünyada ne kadar kötülük ve umutsuzluk varsa, hepsinin ardından bir umut ışığı yanarmış. 

2017 UMUT DOLU OLSUN!

2016 Yılında Pandora'nın Kutusu'ndan dökülen acımasızlıklar, sadece ülkemizin değil, dünyanın da canını yaktı...

Geçen yıl büyük darbeler geçirmiş olan bir arkadaşım, yaşadıklarının kendisinde yarattığı umutsuzluğu anlatırken şunları söylemişti;

"Öyle büyük darbe yedim ki, umutlu olmak, idam sehpasında hapşıran kişinin 'çok yaşa' sözünden medet umması gibiydi!"

Varsın o öyle düşünsün!

Biliyoruz ki, gelecek umut demektir...

Pandora'nın Kutusu'ndan dökülen tüm kötülükler, 2016 yılında kalsın...

Ve kutunun dibindeki "umut" 2017 yılında hepimize mutluluğun yolunu açsın!

(Galiba fazla iyimser bir dilek oldu! Ama gerçekleri yazmaktan bıktık artık, biraz da umut denizinde yüzelim dedim...)