Kurulmak istenen Erdoğan vesayeti

07 Ocak 2017 Cumartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Başbakan geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmalarda "değişen rejimdir ama vesayet rejimidir" dedi.

Anlaşılıyor ki Başbakan vesayet kelimesinin anlamını bilmiyor.

Onun kullandığı anlamda vesayet, bir ülkede demokrasinin olmaması veya yahut doğru ve tam bir şekilde uygulanmaması demektir.

2002 de seçimle iktidara geldiler, yani 14 yıldır tek başlarına iktidardalar, neyi yapmak istediler de yapamadılar. Kim hukuk dışı yollarla buna engel olmaya çalıştı.

Eğer vesayet anlayışı kuvvetler ayırımı, yani denge fren meselesi  ise o 2010 Anayasa değişiklikleri ile iktidarları döneminde zaten ortadan kalktı. 

Demokratik rejimlerin en büyük güvencesi yargı bağımsızlığıdır.

Büyük bir başarıyla yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdılar, yargı üstünde öyle büyük bir baskı kurdular ki, Anayasa Mahkemesi, kendi üyelerinin anayasal güvencelerini hiçe sayarak, önce üyeliklerini düşürdü, sonra da  bir sulh ceza hakimi tarafından tutuklanmalarına sessiz kaldı.

Tabii bu durum yaratılan korku imparatorluğu içinde çok doğaldı. Tayyip Erdoğan tarafından Anayasa Mahkemesine atanan  Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez, 2011 yılında bir panelde, 1990 yılındaki Anayasa Mahkemesi'nin KHK'ları ile ilgili verdiği kararı "örnek karar" diye övdükten sonra, bugün aynı konuda, tam aksi yönde oy kullanabilmiştir.

Yani söylediklerini bir anlamda yutmuş, bilimsel doğrusu yönünde oy kullanmaya da, halk diliyle de "gözü yememiştir".

Daha birkaç gün evvel, Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiş bir olayda, Bölge Adliye Mahkemesi, aynı konu hakkında Cumhurbaşkanı'nın söylemini Yargıtay kararından da üstün sayarak hüküm tesisi etmiştir.

Bu  yargı mı iktidarın ayağına bağdır?

Bu AKP iktidarının fiilen ortadan kaldırdığı yargı bağımsızlığının ve yarattığı korku imparatorluğunun sonucudur. 

Düne kadar el ele aynı menzile yürüdükleri FETÖ'nün yardımıyla hiçbir hukuki ve demokratik  dirençle karşılaşmadan, önce yargıyı sonra Türk Silahlı Kuvvetlerini, Emniyeti, iç ve dış istihbaratı bitirdiler. 

Şimdi sıra demokrasinin tecelligahı olan parlamentoyu, yani Gazi Meclis'i bitirmeye geldi.

AKP Milletvekili, Cumhurbaşkanı danışmanı Prof. Dr Burhan Kuzu, KHK konusunda yazdığı kitabında, "Olağanüstü durumlarda anayasanın değiştirilmesi kabul edilemez" buyurmuştu.

Daha iki gün evvel Olağanüstü Hal'i uzattılar, bu süreçte anayasa değişikliğini tartışmak demokrasinin temel prensiplerine zıtlık teşkil etmeyecek mi?

Olağanüstü Hal döneminde ve muhalefetin mecliste bile sesi kısılarak "rejim" değişikliğine neden olacak bir anayasa değişikliği, yapıldığı dönem ve şartlar açısından, meşruiyet tartışmalarını da beraberinde getirmeyecek mi? 

İki partiye mensup birkaç kişinin kapalı kapılar arkasında hazırladığı ve milletvekillerinin "beyaza imza atarak" TBMM'ye sunduğu bu anayasa değişiklik teklifi eğer yasalaşırsa, Cumhurbaşkanına tanınan kararname çıkartma yetkisi,  meclisin çalışma alanını çok daraltılacağı için, diğer çağdaş demokratik ülkelerdeki demokrasinin yeşerdiği kurum olan, bunu ülkemizdeki iz düşümü Gazi Meclis, etkisiz, yetkisiz, aciz, ve sembolik bir meclis haline gelecektir.

Gazi Meclis'i bu hale getirmeye kimsenin hakkı yoktur. Bu meclis ülkenin tüm sorunlarının konuşulacağı yerdir.

Nitekim Ulu Önder 1921 yılında "Millet ve memleket adına ve hesabına tek başvurulacak yer burasıdır; yani yüksek meclisinizdir. Bu yasal hakkı, doğal hakkı hiçbir sebep ve bahane ile ve hiçbir düşünce ile, hiçbir kimseye veya hiçbir kurula terk edemeyiz" demiştir.

Bu anayasa değişikliği geçerse, Binali Bey'in  anlattığı gibi demokrasi üstündeki vesayet kalkmayacak tam aksine Tayyip Erdoğan'ın kişisel vesayet rejimi, yani antidemokratik tek  adam rejimi kurulacaktır. Meclis Anayasal haklarını Tayyip Bey'e devir edecektir.

Şahin Mengü

Yazının orjinalini okumak için TIKLAYIN