Urfa: İlk görüşte aşk

14 Ocak 2017 Cumartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Urfa'dayız.. Çılgın gibi kar yağıyor. O kadar çok yağıyor ki, Urfalılar bile şaşkın. Biz üç kız, buna şahit olmaktan pek memnun, İstanbul'a gidince herkese anlatma derdinde. Urfa dediğin sıcaktan kavurur. Kar ne alaka?! Ama buraya da yağıyormuş işte, bu kadar çok yağması istisnai bir durum tabii.  

Havaalanına gitmek üzere Urfalı arkadaşın arabasına bindik. Yol hem zifiri karanlık hem de buzlanmış. "Korku filmlerindeki gibi şimdi önümüze kurt çıkarmış..." diye bir laf atıyorum. Soğuk soğuk gülüyor herkes, aslında gerginiz hepimiz. Urfalı arkadaş kazasız belasız bizi havaalanına götürmek için öyle konsantre olmuş ki yolun zifiri karanlık olmasına hiç dikkat etmiyor, sanki normalde de böyleymiş gibi...Jeton kimsede düşmüyor. Sağ salim varıyoruz havaalanına. Urfalı arkadaş bir oh çekiyor bizi tek parça getirdiği için. Teşekkür ediyoruz. O dönüyor, biz havaalanı giriş kapısına doğru yürümeye çalışıyoruz birbirimize tutunarak. Kar beklentimiz olmadığı için son derece korunaksız kıyafet ve ayakkabılarla kaymamaya, ıslanmamaya çalışarak. Önümüzü zar zor görüyoruz. İnsan havaalanını aydınlatmaz mı be kardeşim? Hayret bir şey!

Kapının önünde bir dünya insan var. Herhalde sigara içmek için dışarıda bekliyorlar. İyi ki bırakmışım bu illeti! Sigara uğruna donacak adamlar.

Neyse biz içeri girelim diyoruz ama o da ne? Kimseyi içeri almıyorlar.  Niye almıyorsunuz diye soruyoruz, çünkü elektrikler kesik! Ahhh! Tabii ki de elektrikler kesik! Ne o yolun zifiri karanlık olması ne de havaalanı girişinin karanlık olması normal değildi zaten. Nasıl da uyanmadık? İyi de burası havaalanı, jeneratör yok mu? Var ama o da çalışmıyor. Tamir ediliyormuş şu anda. Harika! Kara o kadar hazırlıksız yakalanmış ki, Urfa bir anda her şey altüst olmuş. Peki içeride beklesek? Bizi  içeri de alamazlarmış. Neden? Çünkü elektrik olmayınca X-ray de çalışmıyormuş. Güvenlik sebebiyle bizi ve çantalarımızı aramadan içeri alamazlarmış.

Hal böyle olunca hemen bizim Urfalı arkadaşı geri aradım lakin telefonu kapalı! Başımdan aşağı kaynar su döküldü diye bir laf vardır ya tam olarak öyle oldu. Üçümüz birden cayır cayır yandık bir anda. Çok da aşina olmadığımız bir şehir, bize yardım edebilecek tek kişinin telefonu kapalı, hava eksi bilmem kaç, kar yağıyor, zifiri karanlık ve kafamızı sokacak bir delik yok. Yolun ortasında öylece kalakaldık. Derken kapıda tartışma başladı. Üç aşağı beş yukarı benzer durumda olan başkaları da var. Sizi otobüse bindirip Antep'e götürelim dediler. Bu karda kışta hem de gece Antep'e Mantep'e gitmem ben! Bizim kızlardan biri taksiye binip şehre gidelim, bir otel buluruz elbet dedi. Güya gözü kara olan ben o zifiri karanlık yolda tanımadığım birinin arabasına binip gitmeyi de reddettim. Zaten ortalıkta taksi maksi de yoktu. Allah razı olsun, oradaki turizm firmalarından biri havaalanına park ettiği otobüslerin kapısını açıp hepimizi içeri aldı da soğuktan donmaktan kurtulduk. Bu arada ben Urfa'lı arkadaşa 10 dakikada  bir imdat diye mesaj atmaya devam ediyordum. Bizim arkadaş eve gidip telefonu şarja takınca şok olmuş. Mesajları okuduğu gibi uçarak geri gelip aldı bizi. Sonrası çok eğlenceli idi. Urfa'ya günübirlik geldiğimiz için yanımızda hiçbir şey yoktu. Halen kapanmamış olan alışveriş merkezinin altını üstüne getirdik. O da lazım, bu da lazım, şunu da İstanbul'da bulamamıştım, aaa bunun da fiyatı iyiymiş, hazır bulmuşken şunu da alayım...Biz kadınların genetiğimizde kesin alışverişle ilgili özel bir kod var. Hiçbir erkeğin bu şekilde davrandığını görmedim ben. Sonra oradan çıkıp kebapçıya gittik. 1 saat önceki halimizden eser kalmamıştı lahmacun ve kebabı götürürken. Pek bir mutluyduk Urfa'da mahsur kaldığımız için...İstanbul'da geçen hafta çılgınca kar yağınca, Urfa'da nasıl mahsur kaldığımızı anımsadım, paylaşayım dedim sizlerle.

Urfa'ya ilk gidişim yıllar önce Aralık ayında idi. Aralık olmasına rağmen fevkalade bir hava vardı. Hırka ile dolaşıyorduk. Ondandır ki sonraki gidişimde karda mahsur kalmak büyük sürpriz olmuştu benim için.

Urfa; Peygamberler şehri. Tarihi neredeyse 9000 yıl öncesine dayanan bu şehirde o kadar çok peygamber yaşamış ki, buraya peygamberler diyarı denmiş. Burası Hz. İbrahim'in doğduğu, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Nuh, Hz. Lut, Hz. Musa, Hz. Yakup'un yaşadığı, Hz. İsa'nın kutsandığı büyülü şehir. 

Ben Urfa'ya ilk gidişte aşık olanlardanım. Hele ki eski şehrin daracık taş sokaklarında yürürken resmen büyülenmiştim. Tarihi dokusunu kaybetmeyen kerpiç evlerin bazılarının kapısında Kabe resmi vardı. Bu o evde Kabe'ye giden bir hacı olduğu anlamına gelirmiş. Başı sıkışan kapısını çalabilirmiş. Urfa halkı gerçekten çok misafirperver, yardımsever. Her yerde gururla anlatılan kapısı herkese açık Anadolu halkı özellikle Urfa'da bolca var. Kapalıçarşılarında bakırcılıktan, marangozluğa, kuyumculuktan keçeciliğe bir çok el sanatlarının halen uygulandığını görebilirsiniz. Çarşısında gezerken ilgimi çeken şeylerden biri  puşi/poşu olmuştu. Siyah, beyaz ya da mor renkli kalın bezden yapılan puşiler/poşular kendilerine özgü bir bağlama stiliyle başınızı kışın sıcak, yazın serin tutuyor. Hemen siyah beyaz bir tane alıp bağlatmıştım kendime. Siyah beyaz puşileri Kürtler, mor poşuları Araplar takıyormuş. Benim tamamen turistik dürtülerle aldığım puşiyi bir sürü şeye sembol ettiler sonradan. Sırf puşi taktığı için tutuklanan gençleri okudukça, bugün evde masa örtüsü olarak kullandığım bu kumaşı şaşkınlıkla seyrettim durdum.

Urfa çarşıdan tek aldığım şey puşi değildi elbet. Hele ki yemek pişiriyorsanız bilin ki cennettesiniz. Önce İsot'tan başlayayım. İsot, Urfa yöresinde yetişen bir çeşit biber.  Siyaha yakın koyu bordo rengi olan bu biber özellikle çiğ köftede kullanılıyor. Bu sebeple Urfa'nın çiğ köftesi batının çiğ köftesinden çok daha koyu renkli oluyor. Bir Urfalıya sorsanız isot her derde deva. Romatizmaya iyi gelir, iltihap giderici, mikrop öldürücü, mide asidi düzenleyici, kanser hücresi öldürücü vb. Bundan dolayı olmalı ki grip olanlara çiğ köfte ye deyip durulur. Ama tabii isotla yapıldıysa yemelisiniz, aksi halde daha beter hasta edebilir.  Bu durum tecrübeyle sabittir!

Şam fıstığı da ayrı konudur. Urfalılar diyor ki "fıstık bizim",  Antep'liler ise "hayır bizim". Onlar tartışa dursun ismine bakacak olursa fıstık aslında Suriye'nin. Yediğim fıstıkların hepsi de birbirinden lezzetli olduğu için menşei çok da önemli değil benim için. Yine Urfa'da ilk kez tanıştığım bir "sade yağ" var. En basit şekliyle anlatırsam, sade yağ, tereyağı eritip içindeki ayranı ayrıştırmakla elde edilen bir saf yağ. Özellikle baklava yapımında kullanılan bu yağı oda sıcaklığında muhafaza edebilirsiniz. Bağışıklık sistemini güçlendiren, rivayete göre yağ yakımını hızlandıran bu yağı kızartmada bile kullanabilirsiniz. Sonra bir de acı veya tatlı biber salçası var. Bu salçalar hiçbir yöreninkine benzemiyor. 4 kişilik bir tencere yemeğine çay kaşığının ucu ile koyduğunuz biber salçası hem şahane bir renk hem de lezzet veriyor. Nar ekşisini unutmayalım. Benim yaptığım gibi şişesi 7 TL olanlardan almayın tabii! Şişenin üzerine iyi bakın. Glukoz olmasın. Gerçekten nar suyu olsun. Bir de kaçak çay var tabii benim için çok değerli. Ne tadı ne de rengi bizim hiçbir çayımızda yok maalesef. Çay meraklısı tüm eşe dosta tattırdım hepsi de 10 üzerinden 10 verdi.

Hazır yemek malzemelerine girmişken biraz da Urfa mutfağından bahsedeyim. Urfa mutfağı beni benden alan mutfaklardan biri . Kebap, ciğer ve içli köftenin yanı sıra benim favorim 5 yemek var. 

1-)Lebeni; Yoğurt, nohut, buğdaydan yapılan bir soğuk çorba. Her kebapçıda istemeseniz de masaya gelir.

2-) Bostana: Domates, salatalık, biber, maydanoz, soğan vb. dan yapılan bol nar ekşili bir çeşit salata ama o kadar sulu ki kaşıkla çorba gibi içmek gerekiyor. Öyle böyle değil, müthiş lezzetli . Bu da her kebapçıda masaya gelir.

3-) Borani; İşte bu zor iş. Genelde evde yapılır.  Bulgur, dövülmüş et, tarçın,  et, isot, karabiber gibi malzemeleri yoğurup minik nohut büyüklüğünde yapılan köfteler, nohut, et, pancar gibi çeşitli malzemelerle pişirilip sarımsaklı yoğurtla servis edilir. Yuvalamaya çok benzetirim ben bu yemeği. Bu da müthiştir.

4-) Lahmacun; Urfa lahmacunu soğanlıdır ve içinde yeşillik yoktur. Hamuru ince ve çıtır olur. Lahmacunu avucunuza koydunuz mu tabak gibi düz duruyorsa bilin ki doğru yerdesiniz, kenarları eğilip bükülüyorsa olmamış demektir. En iyi lahmacunlardan birini Gülhan restoranda yiyebilirsiniz.

5-) Çiğ köfte; Çiğ köfte yapmak bence spor salonunda kardiyo yapmak gibi bir şey. Kıyma, bulgur, isotu buzla yoğururken gösterilen performansı, seyrederken bile fenalık geçiriyor insan. Yoğuran kişi sırılsıklam, kol kasları kocaman oluyor, yanında bir kişinin de ayrıca terini silmesi gerekiyor. Yoğuranı yormuyorsa pişmez o çiğ köfte. Zaten çiğ köftenin makbulü içine ter damlamış olanı imiş. Bunu bilin, ona göre yiyin lütfen.

Hah, yemekten bahsedip Mırra'dan bahsetmemek olmaz. Mırra acı kahvedir. Ve merasimle içilir. Bardağı masaya koymak hazırlayana saygısızlıktır. Bu sebeple olur da yanlışlıkla masaya koyarsanız ikram edene fincanın derinliğince altın vermek ya da ikramcıyı evlendirmek zorundasınız. Aman diyim, siz siz olun fincanı masaya koymak yerine ikramcıya geri verin.  Mırra'nın özelliklerinden biri de tek fincanla herkese ikram edilmesi. Herkesin içtiği fincandan içmek ayrı bir lezzet katıyor elbet ama pek de tercih ettiğim bir durum değil. Mırra'yı ilk içişlerimden birinde yaklaşık 10 kişilik bir gruba sadece 1 fincan getirdiği için garsona kızmış, adetten olduğun öğrenince de yerin dibine girmiştim.

Peygamberler şehri Şanlıurfa'nın en önemli noktalarından biri kuşkusuz Balıklı Göl. Buranın hikâyesi hayli ilginç. O zamanki devrin zalim hükümdarı Nemrut, putlarla mücadele eden Hz. İbrahim'i mancınıkla ateşe atar.  Tam bu sırada ateş suya, odunlarsa balığa dönüşür. Çevrede gül bahçesi oluşur ve Hz. İbrahim gül bahçesine düşerek hayatta kalır. İşte bu sebeple Balıklı Göl'deki sayısı hali fazla olan balıklar kutsal sayılır, avlanmaz. 

Bir de güvercinleri var diller destan. Urfa, Nuh tufanından sonra kurulmuş 7 şehirden biri imiş. Nuh peygamberin gemisinden salınan bu güvercinler kuru toprakları göstermiş ve Urfa'ya gelmişler. Özellikle Balıklı Göl civarından ben diyeyim 10.000 siz deyin 20.000 güvercin var ağaçlarda. Öyle bir ses çıkarıyorlar ki, o bölgede neredeyse telefonla konuştuğunu anlamak, duymak mümkün değil. Muazzam bir koro! Tabii aynı şekilde her an üzerinizi pisletme riski olduğu için de talihli bir Milli Piyango bölgesi! Güvercinlerin serbest dolaşanları kadar pazarda satılanları da çok meşhurmuş. Her pazar güvercin pazarı kurulurmuş.  Burada çeşitli fiyat gruplarında taklacı, makaracı, posta güvercinleri bulmak mümkünmüş. İlgililere duyurulur...
 
Sevgiyle kalın,

Buket Nişel