Birand: Tutkulu bir muhabir

17 Ocak 2017 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

Seveni de çoktu, sevmeyeni de; saygı duyanı da çoktu, kızanı da ama tartışma götürmez bir gerçek vardı o hep muhabirdi, o gerçek bir gazeteciydi.

Hayatını kaybettiği güne kadar işinden ayrılamayacak kadar tutkulu bir insandı Mehmet Ali Birand. O kadar çevik ve hareketliydi ki, 72 yaşında olduğunu kimse tahmin edemezdi. Zaten sigarayı ağzına koymaz, yediğine içtiğine çok dikkat eder, sık sık spor yapmaya çalışırdu.

 Yıllarca çalıştığı gazetesi Milliyet'in çok eski, hatta belki de 1960'ların sonuna ait bir sayısının ilk sayfasında Yemen'de yapılmış bir röportajın yer aldığını çoğu kişi bilmez. "Kahve Yemen'den gelir..." başlıklı röportaj  Birand imzalıydı çünkü o dış haberlere hep çok ilgi duyuyordu. Hatta, öğrenim için gittiği Londra'dan Milliyet'e mektupla haber gönderirdi. 1971 yılında Milliyet'in Brüksel muhabirliğine atandığında aylığı sadece 500 dolardı.

Brüksel'de geçen 20 yıl onu her anlamda geliştirdi, dünyaya bakışı değişti, dar kalıplardan kurtuldu. Meslekteki gelişiminin en önemli kanıtı 1986 yılında Sovyet Dışişleri Bakanlığı'na akredite ilk Türk gazeteci olmasıydı. O ana kadar kapalı kutu olan Sovyetler Birand'ın Moskova'dan yaptığı röportajlarla Türk kamuoyunda ilk kez gerçek anlamda tanınmaya başlandı. Kızıl Meydan'da yapılan çekimler sırasında hep gülen güzüyle Birand'ın Rus kalpaklı görüntüsü bugün bile pek çok kişinin hafızasında olmalı.

Sovyetlerde Gorbaçov'un işbaşına gelmesinden yaşanan tarihi değişimin önemini ilk anlayan gazetecilerden biriydi. Artık Moskova'ya o kadar sık gitmeye başladı ki, otellerden kurtulmak için Donskaya sokağının sadece yabancıların yaşadığı 18/7 numaralı binasının 136 numaralı dairesini tuttu. (Yıldızının hiç barışmadığı gazeteci Emin Çölaşan Birand'ın bu dairede onun KGB ajanlarıyla buluştuğunu iddia etmişti). Moskova'nın merkezi kesimindeki bu tek odalı daire 2000'lere kadar Milliyet'in bürosu olarak kaldı.

1990'ların başında sık geldiği Moskova'da, Türk Büyükelçiliği'nde Saşa adında bir Rus çalışırdı. Saşa'nın tek kelime Türkçe bilmemesine rağmen Birand ondan istediğini sanki karşısında bir Türk varmış gibi tek tek anlatırdı. Gözünü kırpmadan Birand'ı dinleyen Saşa bütün söylenenleri anlardı!.

Kişisel kariyerindeki dönüm noktası 1985 yılında TRT'de 32.Gün'e başlaması oldu ama bu aslında Türkiye için de çığır açan bir pogramdı. O güne kadar dış olaylara ilgi göstermediği düşünülen Türk kamuoyu ayda bir yayınlanan 32 Gün'ü iple çeker, ekrana yapışır hale geldi. Peki ama neden?

Çünkü Helmut Kohl, Mihail Gorbaçov, Margaret Thatcher, François Mitterrand ve Saddam Hüseyin gibi ulaşılmaz sanılan yabancı liderler Birand'ın özel röportajları sayesinde evlerin oturma odasına konuk olmaya başlamıştı. Onlarla sadece politika ya da ekonomi konuşmuyor, gündelik yaşamlarına ilişkin az bilinenleri ekrana taşıyor, onların da hepimiz gibi etten kemikten yapılma insanlar olduğunu gösteriyordu.

Abdullah Öcalan'la ilk konuşan Türk gazeteci oydu. Bekaa Vadisi'ndeki söyleşiden sonra heyecan içinde Milliyet Dış Haberler Servisi'ne girmiş, hemen bantların çözümüne başlamıştı. "Galatasaray taraftarıymış, top oynarken resimlerini de çektik..." diye bir solukta anlatıvermişti. İşte o fotoğrafların yer aldığı gazete toplatılmıştı...

 Röportaj yapmayı kafasına koyduğu bir politikacının ondan kurtulması olanaksızdı. Çoğu artık büyükelçi olmuş Galatasaray'dan sınıf arkadaşları önemli röportajlara giden yoldaki gizli kozlarından biriydi. Ama asıl başarısını inanılmaz hırsına ve inatçılığına borçluydu.

Gençlerle çalışmasını severdi. Doğrusu, kimi zaman egosu ağır bassa da gençlerin önünü açardı. Onlarla yaşıtlarıymış gibi konuşur, biri çıkıp  "Mehmet Ali abi kusura bakma ama haksızsın..."derse öfkelenmek yerine hata yapıp yapmadığını soğukkanlı değerlendirirdi. Zaten 32. Gün'ün başarısı aynı zamanda gençlerin başarıydı. Can Dündar'dan Mithat Bereket'e, Cüneyt Özdemir'den Ahmet Sever'e, Deniz Arman'dan Çiğdem Anat'a pek çok genç gazeteciyi mesleğe kazandıran oydu. Onun ağzından tatlı sert, " Seni fena döverim bak!" lafını duyduğunuz zaman verdiği görevi onun istediği gibi yapmadığınızı anlardınız. Neyi eksik yaptığını uzun uzun anlatır, eğer içine sinmezse o işi kendisi yapardı.

 Sadece Türkiye'de değil, yurtdışında da tanınan bir gazeteciydi ama şöhret onu değiştirmedi. Alçak gönüllülüğünü korur, çevresindeki gülümsemelere aynı şekilde karşılık verir, temizlikçiyle de, çaycıyla da sohbet eder, insanın herkesten bir şeyler öğrenebileceğine inanırdı.

Meslek yaşamında inişler de olduğunda pes etmedi. Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında kitap yazan (Emret Komutanım) ilk Türk gazeteci oydu. 1997 yılında ordu tarafından afaroz edilince o sırada çalıştığı Sabah'tan ayrılmak zorunda kaldı, televizyon programı da durduruldu. O günleri daha sonra, "Asker, Kürt sorunuyla ilgili tutumumdan dolayı beni cezalandırmıştı. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim"diye anlattı. Hayatında hep önemli yer tutan işadamı Aydın Doğan, bu olaydan kısa süre sonra ona yine elini uzattı ve CNN Türk'ün kuruluşunda görev verdi.

Onun meslek yaşamındaki en tatsız olaylardan birinin Moskova'da yaşandığını çok az kişi bilir. 1990'ların sonuna doğru, dönemin Rusya Başbakanı Viktor Çernomırdin'le Türkiye ziyareti öncesinde röportaj yapmak için anlaşmıştı. Bir Cumartesi günü, yani görüşmeden iki gün önce hazırlık yapmak için Moskova'ya geldi. Pazartesi sabahı otelden çıkmak üzereydi ki, telaş içinde İstanbul'dan arayan sekreteri Nilgün Hanım büyük bir gazetenin manşetinde Çernomırdin'le yapılmış röportaj olduğunu söyleyince dona kaldı. Aslında ortada röportaj yoktu, Birand'ın Moskova'ya geldiğini duyan o gazetenin muhabiri "haber atlamış durumuna düşmemek için" Çernomırdin'le hayali bir röportaj yapmış, gazetesi de bunu manşete koymuştu!

Kendisini tanımayanlar için "Mehmet Ali Bey", genç meslektaşları için "Mehmet Ali ağabey", kimileri için kısaca MAB, onu televizyondan tanıyanlar için de "Birand"dı. O kadar çalışkan ve üretkendi ki, hastalığı ortaya çıkınca işine daha çok sarıldı, zaten o köşesine çekilip ölümü bekleyecek bir insan değildi. Büyük olasılıkla kendi kendine, "Öleceksem de çalışarak öleceğim"diye söz verdi.

Kuşkusuz, her insan gibi hataları, olumsuzlukları vardı ama bir bütün olarak değerlendirildiğinde Mehmet Ali Birand'ı gazetecilik mesleğine katkıları nedeniyle alkışlamamız gerekiyor.

Not: Bu yazı daha önce Medya Günlüğü'nde yayınlanmıştır.