Trump: Züccaciyedeki fil!

21 Ocak 2017 Cumartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Ve nihayet oldu, Donald Trump, skandal tweet ve açıklamaları, yerleşik diplomatik, protokol ve siyaset geleneklerini hiçe sayan tavırlarının yol açtığı büyük tartışmalardan sonra ABD Başkanlığı görevini resmen üstlendi.

Trump'ın yeni görevi o kadar çok "ilk"le bağlantılı ki, hepsini saymak uzun bir liste oluşturabilir, ama en önemli birkaçını saymak gerekirse: İlk kez Beyaz Saray bu kadar yaşlı bir başkanı ilk görev dönemi  için ağırlıyor; ilk kez bir milyarder ABD Başkanlık koltuğuna oturuyor ve ABD tarihinin en çok işadamından oluşan kabinesine başkanlık ediyor, ve Trump aynı zamanda hem Playboy dergisinin kapağında görünüp hem de başkanlık seçimi kazanmış ilk politikacı.

Elbette bunların tümü Trump'ın bir başkan olarak portresini çizmekte etken olabilecek noktalar ama TV yapımcılığından politika yapımcılığına sıçrayan işadamının devlet yönetiminde nasıl bir çizgi izleyeceğini öngörmekte çok da işlevsel değil.

Ne var ki, Trump'ın görevi devraldıktan sonra da sürdüreceğini açıkladığı Twitter'la mesaj verme alışkanlığı şimdiden ekonomik çevrelerde epeyce şaşkınlık yaratmış durumda.

Seçim kampanyası sırasında Wall Street'deki yatırım bankalarının faaliyetlerini düzenleyen Dodd-Frank yasasındaki kısıtlamaları kaldıracağını vaad eden Trump, seçimi kazandıktan sonra web sitesinden bu konuda yazılan her şeyi bir anda kaldırdı; Barack Obama'nın yasalaştırdığı sağlık sigortası sistemini, görevdeki ilk gününde  kaldırma sözü vermişken, basına verdiği son demeçlerde Obama sisteminin bazı unsurlarını yürürlükte bırakacağını açıkladı, ardından da bütünüyle yeni bir sağlık sigortası sistemi getireceğini söyledi.

Kısacası, Trump'ın ne yaptığını bilip bilmediği gerçekten yanıtlanması gereken bir soru olarak ortaya çıkmaya başlıyor.

Bir yatırım uzmanının Trump için yaptığı şu benzetme, milyarder başkanın daha yeni görevinin ilk haftasında ne kadar güven yarattığını göstermesi açısından ilginç bir örnek: "Trump, verdiği her mülakatta yanında gezdirdiği züccaciyeci dükkanını kırıp geçiren bir siyasi file benziyor."

Kırılıp dökülen yalnıza ABD ekonomisiyle veya iç siyasetiyle sınırla kalsa iyi de, korkulan, ABD Başkan yardımcısı Joe Biden'in geçen hafta Davos'taki Dünya Ekonomi Forumu'ndaki ifadesiyle, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş olan "dünya liberal düzeni"nin  yıkılması.
(Gerçi Türkiye "liberal dünya düzeni"nde hep "düzülen" ülkeler arasında yer aldı ama bu konuya aşağıda değineceğiz.)

İngiliz kamu yayın kuruluşu BBC'nin ünlü Panorama programının bir yapımcısı, kuruluşun websitesinde yer alan makalesinde Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin'in, İslam köktendinciliğiyle mücadeleyi temel hedef olarak benimseyen bir dünya düzenine doğru bir ittifak içinde olduklarını ima ediyor. ( Bu olasılığa bir süre önce Medya Günlüğü'nde yer alan makalemizde değinmiştik.)

Belirgin olan şu ki, Trump'ın büyük olasıkla kafasında  kurduğu yeni dünya düzeninde, İslam'ı düşman olarak görmeyi reddeden Batı Avrupa ülkelerini bu çizgiyi değiştirmeye zorlamak ve Komünist Çin'e boyun eğdirmek en önemli iki stratejik hedef olarak benimsenmiş görünüyor.

Her nedense çeşitli politikacıları ve hemen bütün kadınları aşağıladıktan sonra aynı kişiler için "sınırsız saygı duyduğunu" söyleyerek herkesi aptal yerine koymaktan çekinmeyen Trump, Almanya başbakanı  Angela Merkel'i  ülkesine bir milyonu aşkın Müslüman mülteci/göçmeni kabul ederek büyük bir hata işlemekle suçladıktan sonra yine Alman politikacı için sonsuz saygı duyduğunu ifade etti.

Bu islam-karşıtı strateji açısından bakıldığında, ABD'nin milyarder başkanının NATO için artık işlevini yitirmiş olduğu  değerlendirmesini  yapması da şaşırtıcı olmamalı. Sonuç olarak NATO, Önce SSCB sonra da Rusya'ya  hedef alan bir askeri örgütlenme; eğer Rusya lideri Putin ile Trump can ciğer kuzu sarması olarak yeni bir ortak hedef saptamışlarsa, kim ne yapsın NATO'yu?

İşin Çin cephesine baktığımızda ise gördüğümüz, Komünist Parti tarafından yönetilen ve dünyanın en büyük pazarını oluşturan bir ülkenin ABD'nin dünya hegemonyasını tehdit ettiği  ve ekonomik olarak gücünü artırmaya devam ettiği sürece bu tehdidin giderek daha da güçlendiği.
Çizmeye çalıştığımız tablonun çizgilerini biraz kalınlaştırırsak, ortaya çıkan görüntüyü şöyle özetleyebiliriz: Farkılıklara karşı giderek saygısızlaşacağı anlaşılan Trump Beyaz Sarayı, bir yandan uluslararası sistemi ciddi biçimde sarsmak bahasına, farkılıklara saygılı Batı Avrupa'yı çizgi değiştirmeye ve İslam'a karşı militan tavır almaya zorlamak için Rusya'nın tek adamı Putin'le yapacağı ittifaka dayanacak, öte yandan Çin'in "haddini bildirmek" için, Taiwan piyonu dahil her  türlü ekonomik ve siyasi kaldiracı kullanacak.

Uluslararası konjonktürün sadece siyah ve beyaz renklerle tanımlandığı  soğuk savaş döneminden bu yana köprülerin altından çok sular aktı, artık dünya haritasına bakıldığında grinin her tonunu görmek  durumundayız.

Örneğin Trump'ın hizaya getirmeye çalıştığı Merkel'in ülkesi Almanya, resmi bir açıklamasında,Çin devlet başkanı Xi Jinping'İ Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun "en önemli uluslararası lideri" (foremost ınternational leader) olarak tanımladı. İş o noktaya gelirse, Merkel Almanyası, milyarlarca dolarlık üretim teknolojisi ihracatının pazarı olan Çin'den yana mı çıkar, yoksa hemen hemen sadece otomobil  ihraç ettiği Trump Amerikası'ndan yana mı?

Peki Merkel Almanyası ve Hollande Fransası Trump'ın istediği yönde değişirse neler olur? Bu yıl iki ülkede de yapılacak genel seçimler öncesinde, aşırı sağcı, Trump çizgisindeki  siyasi güçler giderek daha fazla taraftar topluyorlar.  Bir yıl önce Fransa'nın aşırı sağcı lideri Marine Le Pen'in başkanlık koltuğuna oturmasını düşünmek bile olanaksızdı, Brexit ve Trump oylamalarından sonra hiç kimse o kadar emin değil.
Peki bütün bu gelişmeler Türkiye'yi nereye oturtuyor?

Tarih herhalde yaşadığımız yılları, Türkiye açısından yaşamsal önemdeki fırsatların kişisel hırs, kadrosuzluk, beceriksizlik ve aymazlık yüzünden kaçırıldığı bir dönem olarak kaydedecek.

Eğer Türkiye Atatürk'ün çizdiği laik ve çağdaş yörüngesini terketmiş olmasaydı, yeni Trump-Putin ittifakının başat güç olduğu bir ortamda, bütün Ortadoğu ülkeleri için başarılı bir model  olabilirdi. O tren kaçmış görünüyor.

AKP ve FETO'nun ittifak içinde olduğu yıllarda sürdürülen ve şimdi  AKP hükümeti ve cumhurbaşkanı RTE tarafından devralınan, Türkiye'nin iyi yetişmiş  insan kaynaklarını hedef alan kıyım kampanyasının ülkeyi getirdiği noktada, bırakın uluslararası konjonktürün yarattığı fırsatların değerlendirilmesini, uzman (!) kadrolar amirlerinin verdiği talimatları bile izinle yorumlayabiliyorlar.

Ordunun operasyon yeteneği  büyük ölçüde felç edilmiş, ülkeyi uluslararası platformlarda temsil edecek yetenekteki kadrolar dışlanmış durumda.

Halbuki Trump'ın ABD'nin liderlik kapasitesinin sorgulanmasına yol açan tavırları, Ortadoğu'daki kaygan zeminde sürekli değişen dengeler, Putin'in tek adam olarak sahip olduğu güce rağmen ekonomik bunalımdan çıkış yolu bulamaması, yetişmiş kadroları ve etkin bir hükümetle yönetilen bürokrasisiyle Türkiye için bulunmaz fırsatların kaynağı olabilirdi.

Ama bütün bunların hayalden gerçeğe dönüşmesi için çok küçük bir fırsat penceresi  kaldı; yeni anayasa geçerse, geri gidiş hızlanacak.

12'ye 5 var...

Cengiz İzmirli (mahlas)