Devlet, bilgi ve insan

21 Ocak 2017 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Milli Eğitim Bakanlığı'nın yaptığı açıklamalara göre, Atatürk'ün silah arkadaşı, Garp (Batı) Cephesi Kumandanı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü eğitim müfredatından çıkarılıyormuş. 

Charles Robert Darwin (1809-1882)'in lise son sınıf derslerinde yer alan, "Hayatın Başlangıcı ve Evrim Teorisi" de okutulmayacakmış. Evrim Teorisi yerine "Canlılar ve Çevre" başlıklı bir program konacakmış.

Az buçuk mürekkep yalamış, kitap karıştırmış herkes Darwin'i bilir. Yoldan geçen birini çevirip sorsan:

-  Haa, diyerek hatırlar: Darwin, insanın maymundan türediğini ileri süren İngiliz bilgin değil mi? 

Yalnız bizim değil, tüm dünyada çoğu insanın akıl labirentlerini alt üst eden bu tez, biyoloji biliminin başlangıcı olarak kabul edilir. 

1930'lu yıllardan buyana Darwin'in teorileri evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakla birlikte, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklamaları ile de ünlüdür. 

İster istemez aklımıza düşer o soru:

- Acaba, dedemizin dedesinin dedesi nasıl bir insandı?

Bu sorunun cevabını bilgiye ulaşmadan bulmak mümkün olabilir mi?  

Araştırmayı, incelemeyi, tartışmayı, dolayısıyla bilgiye ulaşmayı eğitimden kaldırmak, ya da yasaklamak kime ne kazandırır, geçmişte bunun acı örneklerini yaşamadık mı?

Bilgi güçtür...Bilgi saygınlıktır...Bilgi başarıdır...Bilgi aydın insan demektir...Bilgi hızla değişen, büyüyen dünyaya ayak uydurmak demektir...

Matbanın mucidi Alman Gutenberg'in kağıda basılı ilk kitabını 1455 yılında gerçekleştirmiş, İncil'i basmıştır.

Bizim Macar asıllı "Gutenberg" İbrahim Müteferrika, Osmanlı'ya esir düştüğünde Şeyhülislam Abdullah Efendi tarafından İstanbul'a getirilip matba kurulması ile ilk kitabı, "Sıhah ül Cevheri" nin basılması 1729 yılına denk gelir.

Arada iki buçuk asırdan fazla zaman var.

- Neden?

Geleneklerimize, kültürümüze, daha da önemlisi inançlarımıza ters düştüğü için olabilir mi? 

Tıp biliminde "teşrih" ölüler üzerinde çalışmayı amaçlar. 

Tıp fakültelerinde öğrenciler kadavraları kesip biçerek anatomiyi öğrenir. Çok sayıda kaynağa göre, eski Yunan'da başladığı bilinir. Sonra din kurallarına aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanır. Daha sonra, 17. yüzyılda Avrupa'da bu yasak kaldırılır.  

- Peki, bize ne zaman geldi?

19. yüzyılın başı...

1805'te Hıristiyan hekimlere kadavra üzerinde teşrih yapma izni verildi, "tıbhane" kuruldu. Ne var ki, bu da "Kabakçı Mustafa İsyanı" ile darmadağın edildi.

Teşrih, Avrupa'dan 200 yıl sonra Türkiye'ye gelebildi. 

Bir örnek daha verelim:

Bilimsel sosyalizmin babaları olarak bilinen Marks ve Engels'in "komünist manifesto" su 19. yüzyılın Avrupa'sında, 1848'de yazıldı. Kapitalizmin beşiği sayılan çok sayıda Avrupa ülkesinde ders olarak okutuldu ve okutulmakta...

Türkiye'de Marks ve Engels'in "diyalektik materyalizm" üzerine yazdıkları kitaplar bizde 20. yüzyılın başlarına kadar yasaktı. O kitapları bulmak, almak bir dert, Türk Ceza Kanununda yer alan 141-142. Maddeler nedeniyle okuduktan sonra bir yerlerde saklamak ayrı bir dert idi.

Hz. Ali:

- Bana bir kelime öğretenin 40 yıl kölesi olurum, der.

Bilgiden bu kadar korkmak neden?

İsmet İnönü'ye gelecek olursak...

Uzatmadan yazalım:

Hiç kıpırdama, kal olduğun yerde!

Ona gücün yetmez...

Belki...Evet belki, müfredattan kaldırırsın İsmet Paşa'yı. 

Ancak, tarih sayfalarından, milyonlarca insanın gönlünden kaldırman mümkün müdür?

Hiç ama hiç ihtimal vermiyorum. 

İsmet Paşa'nın nasıl bir deha olduğu, askeri başarıları, Kurtuluş Savaşı'ndaki belirleyici rolü çok yazılıp çizildi. 

Bilinmeyen, ya da az bilinen tarafları da çoktur. 

Buna rağmen diyorlar ki:

- İsmet Paşa kim? 

Atatürk'ün hiç yanından ayırmadığı gazeteci yazar ve politikacı Falih Rıfkı Atay (*)'ın kaleminden bir alıntıyla İsmet Paşa'nın nasıl bir devlet adamı olduğunu anlatmaya çalışalım:

"Bir akşam Atatürk'e davetliydik. Birkaç oyun masası da kurulmuştu. Hanımlı efendili vakit geçiriyorduk. Ben ve Yakup (Kadri Karaosmanoğlu) Atatürk'ün masasında idik. Başbakan Fethi (Okyar) Bey ve İsmet Paşa ayrı masalarda briç oynuyorlardı.

Bir aralık yaver, Atatürk'e bir şifre getirdi. Bunun Şeyh Sait İsyanı'na  ait son rapor olduğunu anladık. Bir cephe düşer gibi Şark düşüyordu. İsyana katılan katılana idi. Atatürk raporu okudu. Dudaklarını acı acı kıstı, sonra yavere usulca:

- Al bunu Fethi'ye götür, dedikten sonra da bize:

- Çocuklar, dikkat ediniz, dedi.

Fethi Bey, rahatsız edilmesinden sıkılmış görünerek bir an oyunu bırakıp yavere:

- Ne var, diye sordu.

Yaver raporu verince de şöyle bir göz atıp:

- Sonra bakarız, diyerek iade etti.

Atatürk yaveri çağırdı, kulağına yavaşça fısıldadı:

- İsmet'e götür!

İsmet Paşa'nın hükümette hiçbir vazifesi yoktu. Oyunu bıraktı. Sonra iskemlesini geriye doğru çekerek bir cigara yaktı. Uzun uzun raporu okudu.

Birkaç nefes daha cigaradan cekti. Tekrar okudu ve pek düşünceli bir halde kağıdı ağır ağır kıvırdı yavere verdi. Ve düşüncesi bir müddet daha devam etti.

Atatürk:

- İşte İsmet Paşa farkı, dedi.

Ve Fethi Bey, hukümetten düştü İsmet Paşa tekrar Başbakanlığa getirildi.

İşte devlet adamı...İşte devlet sorumluluğu...İşte İsmet Paşa...

(*) Falih Rıfkı Atay - Cankaya, Pozitif Yayınları. S. 533