Yapmayın, Türkiyemize kıymayın

22 Ocak 2017 Pazar  |  SERBEST KÜRSÜ

2012'den önceki Türkiye'yi hiç görmedim, mevcut iktidar öncesindeki ülke durumuyla ilgili herhangi düşüncem yok. Ancak çok önceden buraya yerleşip vatandaş olan hemşehrilerimden yabancılar için bürokratik işlemlerde durumun bir zamanlar çok vahim olduğunu duymuştum. Emniyet şubelerinde saatlerce değil, günlerce beklemeler, bir imza veya evrak için defalarca gidip gelmeler ve bunun yanı sıra aşırı miktarda harç yatırmalar, ücret ödemeler. Bunları duyarken kendimi hep şanslı hissediyorum, ben geldiğimde internet her şeyi kolaylaştırmıştı, mevcut hükümet zamanında bütün işlemler belli bir düzen içine alınmış, herkes için bürokratik anlamda eşit şartlar sağlanmıştı. Gerekli evrakları bir günde temin edebiliyorduk. Ne yapayım böyle şeyler ilgimi çekiyordu, kendi vatanımda bir bekarlık belgesini bir ay içinde alabilmiştim nasılsa. Amma nedense gözlemlediğim bazı şeyler bana ülkemi andırıyordu... 

Sokakların tamamen betonla örtülmesi, gözde yerlerin pıril pırıl, "arka sokakların" çöplük olması, iktidar mensuplarının arada sırada televizyona çıkıp sadece "akıllı" sorular soracak gazetecilere demeç vermesi gibi mesela. İstanbul'da ilgimi çeken daha bir husus ise, özellikle sağ-muhafazakar kesimin çoğunluk teşkil ettiği yerlerde yeşilliğin az olması idi. Adına park denen yerlerde bile yazın sıcağından kurtulabileceğin bir gölge bulmak mümkün değildi. Bütün bunlar vatanım Azerbaycan'ı hatırlatıp duruyordu. Tam böyle düşünürken "BBC Azerice"de rastladığım bir haber ilgimi çekti. Meğerse Türkiye'de başkanlık sistemine geçiş sürecinde ABD ile birlikte Azerbaycan modeli de örnek alınmış ve siyasi tecrübesinden yararlanılması öngörülmüş. Eyvah dedim, nasıl da hissetmişim. Demek ki, bu ülkedeki az çok mevcut olan plüralizme veda edilecek, kapsayıcılıktan kopup dışlayıcılığa geçilecek öyle mi?

Birkaç yıl önce Türkiye'de çok ünlü bir firmanın ürünü tablet aldık. Hemen hemen iki yıl kullandık. Bu süre zarfında da sürekli donmalar, diğer arızalardan dolayı ürünü üç defa bakıma gönderdik. Garanti süresi bitmediği için ürünü tüketici haklarına şikayet etme hakkımız yarandı. Bilirkişi raporuyla da durum tescillendikten sonra karar lehimize çıktı. Ürünü iade ettik ve parasını son kuruşuna kadar aldık. İşte o zaman eşime dedim, Azerbaycan'da böyle bir şeyi rüyanda bile göremezsin. Tüketici hakları mahkemeleri olmadığından veya nasıl şikayet etmeyi bilmediğimizden değil. Adaletin de tamamen yok olduğunu söyleyemeyiz. Ama şikayet edeceğin taraf gücü temsil ediyorsa veya akrabalık, hemşehrilik ve diğer bağlarla pençesini güce geçirebilmişse, o zaman kanun, içinde ne barındırırsa barındırsın, o taraftan yanına uygulanacaktır. Ülkeyi Avrupa Birliği'ne üye yapacak kanunların kabul edilmesi bunların hiç de mutlaka gerektiği şekilde uygulanacağı anlamına gelmeyebilir. Dışlayıcı siyasete dayalı ülkelerde, ne yazık ki kanunlar kağıt üzerinde başka, eylemde ise bir başka olabilirler.

Nedir dışlayıcı siyaset?

Bunun en açıklayıcı cevabını 20. yüzyılın başında SSCB'nin ilk güvenlik kurumu olan meşhur ÇEKA'nın ilk başkanı Feliks Dzerjinski vermişti:

"Eğer kayıtsız-şartsız bizim adamımız olup, ama çok yetenekli olmayan birisi ile, o kadar da bizimki olmayıp çok yetenekli olan birisi arasında seçim yapmak gerekirse, o zaman bizde, ÇEKA da, birincisi tercih edilecektir". Böyle bir siyasetin hakim olduğu ülkelerde kanun ne derse desin, son sözü güç söyler. Kanun hah değil, şah kanundur. 

Ben herhangi ehliyeti ve yeteneği olmayıp sadece şanslı tanışıklıklar sayesinde göreve gelen çok insan gördüm. Bu insanlarda beni şaşırtan sadece düşük seviyeli genel kültürleri, bilgileri, birikimleri değildi, bunlar önlerine pasta gibi konulan ve hiçbir şey anlamadıkları görevlerinin gereğini öğrenmeye, yerine getirmeye küçük bir çaba göstermemeleri oldu. "Mesleki vicdan", "helal kazanç" sözlerine sadece gülüyorlardı. Amma temsil ettikleri güce bağlılıkta hiç ama hiç kusur etmiyorlardı. Onlara o imkanı sağlayan güce, güçlü olduğu sürece, Tanrı diye tapardılar. Ve bu insanlar her yerde olduğu gibi, adaleti temin etmekle "yükümlü" kurumlarda da büyük çoğunluğu teşkil ederler. Sonra da gariban ahali "hakkınızı niye savunamıyorsunuz" sorularıyla baş başa kalır. 

Türkiye Azerbaycan'ı "başkanlık ülkesi" olarak model alacakmış ha?

O zaman birkaç tüyo: Artık yandaş medyaya baş döndürücü paralar harcanmayacak, çünkü halkı kandırmaya hiçbir ihtiyaç kalmayacak. Halk zaten korkusundan sesini çıkaramayacak. Gerçek muhalefet Meclise sokulmayacak, hasbelkader girebilenlerin ise sesi kesinlikle belirleyici olmayacaktır, sadece milletvekilliği maaşından yararlanıp Allaha şükredecektir. Nasıl sokulmayacak, muhalefetin de gerçeği sahtesi olur mu, evet olur. Kişiye bağlı sistemlerin getirdiği meyvelerin bunlar sadece birkaç tanesidir.

Zehra Süleymanova