Çocuk saflığı, Zin-mi ve Tarzan

29 Ocak 2017 Pazar  |  SERBEST KÜRSÜ

"- Zin-mi, sen artık Çocuk Birliği Üyesisin, Pioneersin. Hayattan beklentin ne?

- İnsan Pioner (izci) olduğunda büyük insan hayatına başlar (düşünüyor)..ve yanlışları için sorumluluk almaya başlar (dudakları titriyor), ve.. Büyük Önderimiz için neler yapabilirim, diye düşünmeye başlar (istemeden ağlıyor, koluyla gözyaşlarını siliyor, ağladığı için korkuyor sanki). 

- (Arka ses: onu sakinleştirmeye çalışın, her şeyin güzel olacağını söyleyin, ağlamasını durdurun) Ağlama, Zin-mi...Güzel bir şey hakkında düşün.

- Nasıl bir şey?

- Ne bileyim, güzel bir şey işte,,

- Ben bilmiyorum."

Rusyalı yönetmen Vitaliy Manskiy Kuzey Kore ile birlikte ve hükümet temsilcilerinin bizzat denetimi altında çektiği "Güneşin Altında" filminin son sahnesindendir bu diyalog. Küçük Zin-min'in bir günlük yaşam hikayesi ile Kuzey Kore'de hayatın nasıl geçtiğine dair tasavvur oluşturmak için yapılan, senaryosu bile Kuzey Koreliler tarafından yazılan bir belgesel filmi. Tasavvur oluşturma amacı her iki tarafta aynı olsa da, sonuç itibariyla Kuzey Kore tarafı amacına ulaşamamış gibi görünüyor. Sadece onların istedikleri yerlerde çekimler yapılmasına ve sadece kendilerinin duymak istediği sözlerin söylenmesine rağmen, bekledikleri etkinin tam tersi ulaşıyor izleyiciye. Her ne kadar "güneşin doğduğu" bu ülkede herkesin mutluca yaşadığı lanse edilmek istense de, başarılı yönetmenin gizlice açık tuttuğu ve sürekli çalışan kameraları Kuzey Kore tarafının göstermek istemediklerini yakalayabiliyor.  

Ama burada mevzu filmin kendisi değil, Zin-midir, Kuzey Kore'de ve bütün dünyada yaşayan milyonlarca Zin-mi'lerdir, Türkiye'deki Zin-mi'lerdir. Bundan yıllar önce Zin-mi yaşındayken kendimiziz, doğan ve doğacak olan gelecek Zin-mi'lerdir. 

Nedir onları birbirinden farklı yapan? Neden bir ülkede pozitif fikirlerle büyürken, başka bir ülkede negatif düşüncelerle büyürler, bir coğrafyada çoğunluk olarak daha yaratıcı, üretken olurken, başka bir coğrafyada kopyacı, kolaycı olurlar?

İdam getirmek isteyen o güzel çocuğu hatırlıyorsunuz. Kendi fikirlerini söylediği, ezbere konuşmadığı belliydi, canlı canlı söylüyordu sözlerini, gözleri parlıyordu. İster istemez, bu çocuğun içinde yaşadığı ortam gözümün önünde canlandı, hemen bir senaryo oluştu aklımda. Büyükleri önce Hoca Efendi'yi sevmiş, hem de çok sevmiş, ağlarken ağlamış, gülerken gülmüş. Sonra ise olanlar olmuş. Sevgiyle nefret arasındaki bir adım derler ya, işte o sevgi bir anda nefrete dönüşmüş, ama şiddetini korumuş. Çocuğun bilinçaltına yansıyan bu nefret, kafasında böyle bir arzuyu doğurmuş. 

Bizim de çocukluğumuz aşırı ideolojik bir devlette yaşandı, çöküşüne denk gelse de. Zin-mi gibi mutsuz değildik, devletimize güveniyorduk, komünizmde yaşayacağımıza inanıyorduk. Tek derdimiz, dükkanlarda bulunmayan ve annelerimizin dolaplarda gizlediği çikolataları bulmaktı. İdeolojik nefret diye bir şey yoktu, kavga ederken birbirimize nefret ederdik, o da barışınca geçerdi. Tek dış düşmanımız Amerika'ydı ve o da çok bizlerden çok uzaktı. Siyaset olarak evimizde konuşulan ve aklımda kalan sohbetlerin konusu, sadece çok yaşlı ve ayakta güçle duran Brejnev, Andropov ve Çernenko'dan sonra yönetime gelen Gorbaçov'un gençliği idi. Nihayet ki, ne dediklerini pek anlamasalar da, "perestroyka ve glasnostun" ne ile yenir içilir olduğunu bilmeseler de, canlı canlı konuşan, hareketli bir lider vardı. Ama bir nefret odağımız mutlaka olmalıydı ve bu da Hitler'di. İlkokul sonrası yabancı dil bölümünde gönüllü olarak Almancayı seçtiğimde, İngilizceyi seçen çocuklardan "seni Hitlerci faşist" sözlerine karşı "siz de 26 Bakı Komiserini öldürenlersiniz" demiştim. Ne var ki sonrasında hiçbirimiz doğru dürüst bir Almanca veya İngilizce öğrenmeden okulu bitirdik. Hitler aveneleri ile birlikte artık idam edilmiş olduğu için bu konuyu hiç düşünmemiştik, bir de idam SSCB'de zaten vardı.   

Bir de diğer ülkelerin çocukları var, farklı toplumlarda ve ailelerde yetişen, videolarıyla sosyal medyada fenomen olan çocuklar. Mesela, "bana bak Theresa May, ben çok sinirliyim, sokakta yaşayan o evsizlere yardım ediyorum ama param yetmiyor, senin paran çok ve sen yardım edebilirsin" diye Başbakan'a yüklenen veya hayvanat bahçesinde "ama bu hayvanlar yaramazlık yapmadılar, niye burada hapsedilmişler, bakın nasıl dışarı çıkmak istiyorlar" diye yakınan sevimli çocuklar. Birkaç yıl önce anne-babasına kızarak "evi terk edeceğim, Afrika'ya gideceğim, orada çocuklar açtır ve oyuncakları yoktur, onlara yemek ve oyuncak götüreceğim" diyen küçük bir Rus kızı, Sierra Leone cumhuriyetinin Moskova'daki Büyükelçisi tarafından etkinliğe davet edilerek bayağı bir ağırlanmıştı.

Bu çocukların da büyüdüğü ortamları gözümde canlandırıyorum ve kafamda senaryolar oluşuyor. İnsanlardan başlamak üzere, hayvanlar da dahil bütün canlılara güçlü bir empatinin hakim olduğu ortamlar olarak görmeye başlıyorum onların büyüdüğü yerleri. Bu çocukları büyüten insanlar, gözümün önünde sürekli kitap okuyan, müzeye, tiyatroya, sinemaya ve belki mabede de giden varlıklar olarak canlanırlar. 

Ama yine de çocukların ne kadar kendi evinden, kendi ülkesinden uzakta olsa da, negatif şeyler görmesini, izlemesini hazmedemiyorum. Çocuklar dil, din, milliyet, ırk, sınıf ayrımcılığından doğan kargaşaları değil yaşamamalı, hatta uzaktan bile görmemeli, seyretmemelidir. Kış geldiğinde göç eden kuşlara göre üzülüp yağan karla derhal üzüntülerini unutmalılar. Erken biten çizgi filminin devamını rüyalarında izlemeliler. Ama hiçbir şekilde zamanından önce büyümemeliler, yanlarında konuşulan büyük sohbetlerinden, dedikodulardan etkilenmemeliler. 

Belki de en mutlu çocukluk Tarzan'ın çocukluğudur, diye düşünmeden edemiyor insan. Belki de, "insanları gördükçe, hayvanlara geri dönmek istiyorum" diyen "Maugli"siyle, Rudyard Kipling de bunu demek istiyordu...

Zehra Süleymanova