Gözümüzün önündeki evrim!

31 Ocak 2017 Salı  |  KÖŞE YAZILARI

Ülkemizdeki pek çok kişi gibi, iki çocuğum da birçok toplu sınava girdi. Çoğu ebeveyn gibi onlara refakat edip sınav mahallinde heyecanla beklerdim. Bu bekleşmelerin benim için eğlenceli bir yanı vardı: Sınav salonundan çıkan çocuklarla, bahçede bekleşen ebeveynlerin buluşmalarından önce doğru eşleşmeyi yapıp, hangi çocuğun hangi anne-babayla bir araya geleceğini kestirmek. Bunu çok büyük bir isabetle yapabilmekten keyif alırdım. 

Aslında yaptığımın bana özgü bir yetenek olmadığını biliyorum. Bu tuhaf hobiye soyunan kim olursa olsun, aynı beceriyi gösterebileceğine hiç kuşku yok. 

Bunun ilk nedeni, yeryüzünde milyarlarca kişiden hiçbirinin diğerine benzemeyişi yani benzersiz oluşudur. Gözlemlediğim hiçbir ana-babanın diğerine benzemeyip farklı olması da doğaldır. 

İkinci nedeni de açıktır: Bir "sütçü kazası" yoksa veya doğumevinde karıştırılmamışsa, çocuğun anne babasına benzemesinden daha doğal bir şey olamaz. Çocukların "hık!" deyip burunlarından düşmeseler bile, ana-babalarından pek çok iz taşıdıklarını herkes bilir. 

***

Bilim, ana-baba ile çocukların benzerliklerinin, ortak bir çevrede bulunmanın ötesinde büyük ölçüde genlerden kaynaklandığını ortaya koydu. 

Genleri biçimi tarif eden ve işlerin nasıl yürümesi gerektiğini anlatan talimatlara benzetebiliriz. Anne ve baba, kendilerindeki talimatları genler vasıtasıyla çocuklarına aktarır. Anne ve babalar da bu talimatları kendi anne ve babalarından almışlardır. Böylece kuşaklar boyu talimatlar aktarılıp gider. 

Çocuğun boyu-posu, kaşı-gözü, ağzı-burnunun anne ve/veya babasınınkine benzemesi bu talimatlar sebebiyledir. 

Ama talimatlar ebeveynle çocuğu benzeştiren görsel unsurlarla sınırlı değildir. Görsel unsurlar buzdağının su üstündeki kısmı sayılır. Kalıtılan talimatlar vücudun göremediğimiz iç kısımlarında, vücudun işleyişinde, zekâda, karakterde; aklımıza gelen ve gelmeyen pek çok şeyde de benzerlik sağlar. 

Sonuçta, çocuğumuza yalnız sunduğumuz maddî imkânlarla, beslenmeyle, verdiğimiz terbiye ve eğitimle değil, aktardığımız kalıtım bilgileriyle de yön veririz. Her çocuk, ana-babasının sunduğu bu kalıtsal mirasın avantaj ve dezavantajlarını yaşar. Bu reddi mümkün olmayan bir mirastır. 

Nadiren hatırladığımız bu miras, yaşam tarzımıza, hayattaki konumlanmamıza sandığımızdan çok daha fazla tesir eder. Görünüşümüzden sağlığımıza, fikirlerimizden davranışlarımıza varıncaya kadar hemen her şeyde az veya çok rol oynar. Tabii ki, pek çok farklı düzlemdeki başarı ve başarısızlıklarımızda da pay sahibidir. 

Kalıtsal başarının yansımalarının sağ kalma ve üremeye de olacağı açıktır. Bazı kalıtsal hastalıklar, hayatın ana karnından yaşlılığa kadar herhangi bir döneminde bizi ölüm veya sakatlığa mahkûm edebilir. Yahut irsiyetin de katkı sağladığı biçim veya davranışa ilişkin bir karakterimiz, sağ kalma veya ürememizi etkileyebilir. Eş bulmayı etkileyen güzellik veya çirkinlik, ölüm ihtimalini etkileyebilecek ataklık veya ihtiyatlılık, çocuk sahibi olmayı etkileyen unsurlar, ilk elden fark etmediğimiz kalıtsal mahiyet taşıyabilir.

Sağ kalma ve/veya üreme başarısızlığı, o kişilerle birlikte onların taşıdıkları talimatların da ebediyen kaybolması demektir. Tersine başaranlarla birlikte, o talimatlar hayat oyununu biçimlendirecektir. 

Hasılı kimse kimseye benzemiyor ve bu benzersizlik kalıtımla sonraki kuşaklara iletiliyor. Bu benzersizlik, ayrıca, özellikle değişen koşullarda- hayatta kalma ve üreme şansımızı etkiliyor. Yeni koşullara daha iyi uyanlar yaşam oyununu sürdürürken, uyamayanların soyu kuruyor. Ve biz bu sürecin kuşaklar ötesi toplumsal yansımasına "evrim" diyoruz.