S. Emiroğlu: New York'tan Türk medyasına bakış

29 Nisan 2013 Pazartesi  |  MG ÖZEL

Medya eleştiri sitesi Medya Günlüğü'nün geleneksel pazartesi söyleşilerinin bu haftaki konuğu Sema Emiroğlu. Önce Milliyet'in Ankara Bürosu'nda çalışan, ardından kısa bir süre İstanbul'da görev yapan Emiroğlu, artık uzun süredir New York'ta. Başarılı gazeteci Emiroğlu, sadece New York'tan Türk medyasına bakışı değil, Amerikan medyasının durumunu da konuşulabilecek doğru isimlerin başında geliyor. Türk basınında en çok haberle yorumun karıştırılmasını eleştiren Emiroğlu Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:


- Siz uzun süredir yurtdışında görev yapan bir gazetecisiniz. New York'tan Türk medyasına baktığınızda ne görüyorsunuz, sizi en çok ne rahatsız ediyor?


- Beni Türk medyasında en çok rahatsız eden şey, habercilik ve muhabirliğin adeta yokedilmiş ve o görevi büyük ölçüde köşe yazarlarının üstlenmiş olması. Yani görüş belirtmek ile haberciliğin birbirine karış(tırıl)ması. Bunlar o kadar siyah-beyaz kavramlar ki, bana göre görüşün olduğu yerde haber, haberin olduğu yerde görüş olamaz, olmamalı. Haber yazarken bunu sübjektif biçimde yazmanın ve içine yorum katmanın kabul edilemeyeceğini, bugün köşe yazarı olanlar bile taktir eder mutlaka; haberciliğin evrensel tanımında vardır bu zaten. Peki bu kabul ediliyorsa, tersi neden kabul edilmiyor? Yani neden bugün pek çok köşe yazarı, yazısını habermiş gibi yazıyor ve hatta bu `yazılardan` manşetlik haber çıkabiliyor? Amerikan medyasının eleştirdiğim çok yönü var, ama ben şahsen hiçbir Amerikan gazetesinde, bir köşe yazarının yazısının manşet yapıldığına, o yazıdan haber çıkarıldığına ya da o yazıya herhangi bir şekilde haber muamelesi yapıldığına rastlamadım. Köşe yazarının işi o değildir ki burada; o haberleri yorumlamak için oradadır, yazmak için değil. Ayrıca Türkiye'de genel yayın yönetmenlerinin aynı zamanda köşe yazdığına, ya da bir köşe yazarının yazılarına ara ya da son vermeden genel yayın yönetmenliği yaptığına sık sık tanık oluyoruz. İstisnalar olabilir, ama genel durum bu. Bir gazetenin haber yayınını yönetmekle sorumlu olan bir kişi, aynı zamanda nasıl köşe yazabilir? Ben bu iki işi, birbirinin tam zıddı ve biri varsa öbürünün olamayacağı bir durum olarak görüyorum. Wall Street Journal gibi  muhafazakar ve ideolojik yönü ağır basan bir gazetenin bile editöryal sayfasınınn yöneticisi ile haber yöneticisi birbirinden hep ayrı olmuştur.


- Sizce bu durum, "köşe yazarı enflasyonu" olarak adlandırılan durumla da bağlantılı mı?


- Kesinlikle. Zira muhabirin işini köşe yazarları üstlendiği zaman, şöyle bir sakınca da oluştu: Köşe yazarları, habercilik yaparken, doğal olarak muhabirin tabi olduğu kısıtlamalara tabii olmadılar. Bu yazarlar, muhabirin sahip olmadığı ve zaten de olmaması gereken `yazar` ağırlığını kullanarak, haber kaynağına, örneğin bir telefonla bakana, başbakana ya da milletvekiline muhabirden daha kolay ulaşıp, adeta muhabirleri `atlattılar`, ama öte yandan muhabir olmadıkları için onların tabi olması gereken tarafsızlık, bağımsızlık gibi ilkelere uymama lüksüne de sahip oldular. Bir muhabirin yazdığı zaman taraflı olmaktan dolayı eleştiri alabilecek ve alması gereken bir yazı, köşe yazarı tarafindan yazıldığı için mazur görüldü, hatta taktir edildi. Köşe yazarları habercilerin aleyhine yükseltilip büyütülünce, muhabir ve habercilik kavramlarının içi boşaltıldı ve gereksiz hale geldiler. Haberi de, yorumu da köşe yazarı yapıyorken, muhabire ne gerek var ki? Zaten köşe yazarları da, çoğunlukla medya dışındaki işlerine avantaj kazanma peşinde olan patronlar tarafından o günün hükümetine yakınlık / uzaklık derecelerine göre bir gazeteye getiriliyor ya da işine son veriliyor. Sonuçta bu denli bir saygınlık kaybına uğrayan muhabirlik, bir gazetecinin emekli olana kadar yapması gereken bir uğraş olmaktan çıktı, mutlaka köşe yazarlığına terfi etmeyi gerektiren bir aşamaya dönüştü. O zaman da işte bu "köşe yazarı enflasyonu" dediğimiz durumun ortaya çıkması kaçınılmaz hale geldi. Üstelik bu kadar muhabire köşe yazacak köşeyi nereden bulacaksınız?


- Türkiye'de fiili olarak gazetecilik yaptığınız dönemle günümüzdeki gazetecilik anlayışını karşılaştırdığınızda karşınıza nasıl bir tablo çıkıyor?


- Ben Milliyet'in Ankara bürosunda genç bir diplomasi muhabiri iken 1992 Ekim'inde New York'a atandım ve 1996'da bir yıl süreyle İstanbul'da yaptığım dış haberler şefliği dışında hep Amerika'da görev yaptım. 1992'lerin Türk medyası ile bugünkü medya anlayışı birbirinden o kadar farklı ki, karşılaştırma yapmakta bile zorluk çekiyorum. Farklı olan sadece o zaman Babıali'de olan Milliyet'in ve diğer büyük gazetelerin Babıali'den ayrılıp şehrin uzağındaki holding binalarına taşınmış olması ya da o zamanlar teleksle ya da faksla geçtiğimiz haberlerin bugün internet ve akıllı telefon teknolojisiyle anında İstanbul'a ya da dünyanın herhangi bir yerine ulaşabilmesi değil. Tabii ki artık haberin televizyon, İnternet ve sosyal medya kanalıyla derhal okuyucunun önüne geldiği bir devirde, gazetelerin bu değişen dünyaya ayak uydurmamasını ve 20 yıl önceki habercilik anlayışıyla hareket etmesini bekleyemeyiz. Bugün sadece Türkiye'de değil Amerika'da ve dünyanın diğer yerlerinde gazete yöneticileri, aynı soruyla karşı karşıya: Haberin anında okuyucuya başka kanallardan ve en ince ayrıntısına kadar ulaştığı bir zamanda biz nasıl bir gazete çıkarabiliriz, gazeteleri hala nasıl gerekli ve anlamlı kılabiliriz, okuyuculara televizyonda, İnternet'te ve sosyal medyada gördüklerinden daha farklı ve ilginç neler sunabiliriz? Bunlar gayet geçerli ve üzerinde düşünülmesi gereken sorular, ama benim 20 yıl önceki farklılıktan kastettiğim bu değil; az önce anlatmaya çalıştığım muhabirliğin yokedilmesi ya da gereksiz hale gelmesiyle sonuçlanan farklılıklar. Bence bu durum kendini özellikle dış haberlerde gösterdi. Patronların daha fazla reklam alıp daha az haber yayınlama kaygısının kurbanı oldu dış haber sayfaları. Örneğin benim Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde diplomat olma amacıyla uluslararası ilişkiler okumama rağmen, Milliyet ödüllerini kazandıktan sonra fikir değiştirip gazeteci olmamın ve bunun için de Milliyet'te diplomasi muhabiri olarak işe başlamamın en büyük nedeni, bu gazetenin çok kuvvetli bir dış habercilik geleneğine sahip olması ve bu alanda Nur Batur ve Nilüfer Yalçın'lardan Sami Kohen, Mehmet Ali Birand ve Örsan Öymen'lere kadar Türk medyasına damgasını vuran pek çok yıldız ismi bünyesinde barındırmasıydı. O yıllarda senin (Cenk Başlamış) Moskova'da olmanın yanı sıra, Ahmet Sever Brüksel'den, Reha Muhtar Atina'dan Milliyet'e haber geçerdi. O zamanlar gazetede dört, hatta beş sayfanın dış haberlere ayrıldığını hatırlıyorum. Sonra giderek bu sayfalar azaldı, benim dış haberler şefliğim zamanında yarısından aşağısı reklama giden iki sayfaya, ardından da tek sayfaya indirildi. Zamanla içte ve dışta muhabirlerin rutini takip etme işi de, haber ajansı denilen havuzlara aktarıldı. Patronlar, sahip oldukları gazete ve TV sayılarını arttırdıkça, aynı haberi medya gruplarındaki gazete ve TV'lerin muhabirlerine tek tek izletmek yerine, adına ajans dedikleri bir haber havuzu oluşturdular ve örneğin beş ayrı muhabirin yapacağı işi, bir ajans muhabirine verdiler. Öyle olduğu içindir ki, haber ajanslarının haberleri, ait oldukları grubun gazete ve televizyonlarında aynı kaynaktan alınıp yayınlanıyor ve örneğin yurtdışında muhabir bulundurmak yerine, haberler, bu ajans muhabirinden gönderilen havuzdan toplanıyor. Zaten muhabirin işinin köşe yazarına devredilmesiyle iyice gereksiz hale gelen muhabirlik kavramı, bir de bu `ajans` adı verilen haber havuzculuğuyla neredeyse tümüyle yokedildi. Böylece bir yerde aynı medya grubuna çalışan 4-5 muhabir bulundurmak yerine, tek muhabir tutularak hem paradan tasarruf edildi, hem de muhabire ihtiyaç tümüyle ortadan kaldırıldı.

- Peki, Amerikan medyası özgür mü? Ya da özgürlüğünün sınırı nerede bitiyor?


-Amerikan medyasının özgürlüğünün sınırlarını zorlayan en büyük test, 11 Eylül saldırısının ardından tüm ülkede duyulan güvenlik korkusu ve Bush yönetiminin büyük ölçüde bu korkudan yararlanarak Irak'a açtığı savaş oldu ve üzülerek söylemeliyim ki, medya bu konuda başarılı bir sınav veremedi. New York Times, Washington Post gibi itibarlı gazeteler başta olmak üzere pek çok önde gelen gazete ve televizyon, yönetimin Saddam Hüseyin'in 11 Eylül'le bağlantısını ima eden açıklamalarını ve Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddialarını, üzerinde yapmaları gereken sorgulamayı ve tartışmayı yapmadan gerçek olarak kabul ettiler ve dezenformasyon kampanyasına adeta ortak oldular. Daha sonra bu gazeteler, iğneyi kendilerine batıran ve yaptıkları haberlerin yanlışlığını kabul eden özeleştirilerde de bulundular. Örneğin New York Times'ın yayın kurulu, Irak'a savaş açılmasından bir yıl sonra Mayıs 2004'de yayınladığı bir başyazıda, hem muhabirleri, hem de yazıişleri müdürlerinin, haber kaynaklarının doğruluğunu yeterince araştırmadıklarını ve okuyucuları yanlış bilgilendirdiklerini kabul etti ve durumu düzeltmek için aktif biçimde habercilik yapacaklarını bildirdi. CNN televizyonunun ünlü savaş muhabiri Christian Amanpour, basının Irak savaşı sırasında "kendi ağzını bağladığını" söyledi ve CNN'in Bush yönetimi ve rakibi olan Fox haber kanalından çekindiğini, bunun da bir korku ve kendi kendini sansür atmosferi yarattığını vurguladı. Amerikan medyasının, önceki hafta Boston maratonunda 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan terör saldırısı konusunda da iyi bir sınav verdiği söylenemez. Özellikle CNN televizyonunun önde gelen bir muhabiri, daha ortada zanlılara dair hiçbir bilgi yokken, rakiplerinin önüne geçmek için zanlıların kimliliğinin tespit edildiğini ve tutuklandığını ilan ederek çok büyük bir gaf yaptı. CNN, bu gafla günlerce komedi programlarının espri konusu haline geldi ve itibarına büyük bir darbe vurdu. Diğer yandan örneğin New York Post gazetesi, yine daha ortada hiçbir fail yokken, sırt çantalı esmer tenli iki erkeğin maratonun bitiş çizgisinde beklerken çekilen resmini ön sayfasından yayınlayıp adeta "işte zanlılar" diyerek, olayla alakası olmayan iki masum insanı hedef gösterdi ve ardından özür dilemek zorunda kaldı. Başkan Obama bile o gün halka hitap eden konuşmasında "hemen bir sonuca atlamayalım, genelleme yapmayalım, soruşturmanın sonucunu bekleyelim" diyerek  önyargılı medya mensuplarını uyarmak zorunda kaldı. Sanki terör ve bombalama olayları olduğu zaman bazı Amerikan gazetecileri, akıl ve sağduyularını korkularına teslim ediyorlar ve tabii buna kıyasıya "reyting" savaşları da eklenince " ilk haberi veren biz olalım" kaygısıyla böylesine inanılmaz gaflar yapabiliyorlar. Bunlar benim şahsen kendi medyamızın asla Amerikalı meslektaşlarından örnek almamasını umduğum ve beklediğim taraflar. Zira maalesef ben zaman zaman Amerikan medyasında eleştirdiğim pek çok şeyin aynen Türkiye'de de uygulandığına  şahit oluyor ve bundan büyük hayalkırıklığı duyuyorum. Örneğin CNN, Fox ve MSNBC gibi haber kanallarındaki bu "gazeteci yıldızlaştırma" sevdası ve haber programlarının isimlerinin önüne "XY ile akşam haberleri" ya da "YZ ile dünyaya bakış" gibi ifadeler eklenip, haberlerin "kişiselleştirilmesi". Sanki haber programının izlenmesi için onun salt haber programı olması yetmiyor, onu izleyiciye cazip kılabilmek için ille de bir şahsiyetin o programı sunuyor olması lazım. Bu bana en başta anlattığım "haber ile görüşün karıştırılmasını" hatırlatıyor ve haberlerin sırf onları sunan "yıldız isimler" yüzünden seyredilmesi gerekiyormuş gibi bir hava yaratılmasını yadırgıyorum. Ama bu daha çok Amerika'da oluyor, örneğin bir BBC haberlerinde bunu görmüyoruz, yani haber programlarının mutlaka onu sunan bir şahsiyetin ismiyle anıldığına rastlamıyoruz. Ayrıca Amerikan televizyon kanalları, özellikle de CNN gibi 24 saat haber yayını yapanlar, programlarında o kadar sık reklam arası veriyorlar ve ardından izleyicilere bir olayın tarihi hakkında etraflıca bilgi vermek isteyen konukların sözlerini "vaktimiz kalmadı" diye öylesine çabuk kesiyorlar ki, bazen haber yüzünden mi reklam seyrediyorum, yoksa reklam yüzünden mi haber izliyorum diye şaşırıyorum!

- Günü gününe izlediğiniz Amerikan medyası, sizce Türk medyasına hangi konularda örnek olabilir?

 -Evet, Amerikan medyasının Türk medyasına örnek olacağı taraflar yok mu, tabii ki var. Örneğin başta da söylediğim şekilde, gazetelerdeki görüş sayfası ve onu yönetenler ile haber ve haberleri yönetenlerin kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış olması. Köşe yazarlığının muhabirlikle karıştırılmaması ve bu yazılardan "manşetlik" haber ya da mülakat çıkarılmaması. Muhabirliğin kendi başına bir meslek olması ve okuyuculardan ve izleyicilerden saygınlık görmesi için ille de "yazarlığa terfi etmek" gibi bir zorunluluk ya da beklentinin yaratılmaması. Özellikle eski başkan Bill Clinton'un Lewinsky skandalı yüzünden geçirdiği yargılama ve azil sürecinde TV haberlerini izlerken bir şey çok dikkatimi çekmişti: Saçları adeta bembeyaz olmuş 55, 60 hatta 65 yaşındaki muhabirlerin hala ellerindeki mikrofonlarla sabahlara kadar Beyaz Saray ya da Kongre önünde nöbet bekleyip yayına çıkmaları. Bizde olsa "bu kişi niye hala bu yaşta muhabirlik yapıyor, herhalde yönetmenliğe ya da yazarlığa terfi edememiş" diye düşünülürdü, hatta acınırdı bu kişiye, demiştim kendi kendime. Oysa hiç de acınacak bir iş yapmıyordu o kişiler; muhabir olarak mesleklerinde yaşlanmış olmaları, ille de bir yerlere terfi edememişler anlamına gelmiyor, kimse de onları yadırgamıyordu. Sadece mesleklerinin gereğini yapıyorlardı, o da yaşları kaç olursa olsun olay yerine gidip haber geçmek... Bir de şunu belirtmem lazım ki, özellikle Türk gazetelerinin İnternet versiyonları hakikaten çok kötü ve "reyting" kaygısıyla ön sayfalarına koydukları cinsellik içerikli haber ve fotoğraflar ya da diğer sansasyonel haberler, okuyucuyu çekmek bir tarafa, onları o gazetelerden soğutuyor. Sırf bu yüzden yurtdışında oturup, normalde saygın olarak bilinen bu gazetelerin Internet sitelerine özellikle bakmak istemeyen ve bundan şikayet eden çok kişi tanıyorum. Gazetelerin İnternet sayfasını yapan ve yöneten arkadaşlarımızın bu konuda Amerika'nın ve dünyanın saygın gazetelerinin web sitelerini iyice incelemelerini öneriyorum. Online haberciliği cazip kılmak ve diğer rakiplerden farklılaşmanın tek yolu, ille de İnternet sitesine çıplak kadın resmi ya da sansasyonel haber koymaktan geçmiyor. "Ne yapalım halk böyle istiyor, en çok tık'lanan resim ve haberler bunlar" demek, bana biraz kolaycılığa kaçmak olarak geliyor.

29.4.2103