İskandinav kapitalizmi ve göçebelik

08 Şubat 2017 Çarşamba  |  MENTOR

Daha önce de yazdım, tekrar yazacağım ben her türlü örgüt yapısının özgür düşünce ve bağımsız birey olma kapasitesini yok ettiğine inanıyorum. Bunu söylerken anlatmak istediğim Adam Smith'in vahşi kapitalizmi meşrulaştırmak için söylediği "bırakınız yapsınlar..." türü bir sloganlaştırma değil. Bence düşünce özgür ve yalnız olmalı ama sonuçlarını paylaşmakta muhakkak bir "sosyal, toplumsal endişe ve zayıf ve güçsüz lehine pozitif ayrımcılık" olmalıdır.

O nedenle kapitalizm ve sosyalizmin karması olan "Nordic System", Türkçesi ile "İskandinav Kapitalizmi"ni savunuyorum. Bu sistem kapitalizmin değiştirilmesinden çok ehlileştirilmesini savunur.

Zaten Sovyetler Birliği, Çin, hatta Küba deneyimleri kapitalizmin "ütopik" olmayan bir alternatifi olmadığını ama kapitalizmin acı üreten yanının sosyal ve toplumsal politikalarla yok edilmesi gerektiğini gösterdi.

Şimdi gelelim bireyin özgürleşmesine...

"Sürü psikolojisi" genellemesinin veya özelinin dışında toplulukların entelektüel bilinç düzeyinin bireylerden daha düşük, hatta zeka açısından bireye göre oldukça geri olduğunu görüyoruz.

Eğer bireysel insiyatifler yok edilip tamamen toplumsal zekaya teslim olsak, Galilei'ye değil toplumun geneline inanacak ve dünyanın döndüğünü asla bilemeyecektik.

Einstein asla izafiyet teorisini düşünmeyecekti.

Lafı uzatmadan şöyle demek istiyorum, toplumun temel taşı olan "birey" güçlü değilse, bireysel farkındalığı yoksa, kendisini sevip saymıyorsa, güçlü bir toplum oluşturamazsınız çünkü bireyin güçlü olmadığı toplumlarda yeni fikirler yeni fikirler olmadığında da gelişme olmaz.

Elbette bunun siyasal sonuçları da var, demokrasi tüm gücünü halkın birey olarak aldığı kararları denetleyip kendi gücüne sahip çıkması ile yaşayan bir politik sistem hiçbir yasa halkın kendi oyunun sonucunu denetleyip eğer doğru uygulanmıyorsa bundan hesap sormasının yerini tutamaz halkın sahip çıkmadığı hiç bir kanun veya anayasa ise uygulanamaz.

Şimdi bunlardan sonra kendimize bakalım...

Göçebe bir kökenden geliyoruz. Batı'daki gelişimin tam tersine biz birey olarak değil toplum olarak var olmuşuz; tüm gücümüz savaş ve fetih kültürümüzden geliyor. Bu kültürü sürdürmenin tek yolu var, bireyin her şartta kendini öne çıkarmadan çoğunluğun selameti için kendini feda etmesi, bu insanlık tarihinin gördüğü ve bir toplumun toplumsal kültür olarak kabul ettiği ve kuşaktan kuşağa uyguladığı "ordu millet" kavramının sonucudur çok ulvi bir duygudur ama demokrasiye hizmet etmez çünkü bizim geleneğimizde bireyin değil devletin yaşaması esastır o yüzden de devlet ne derse doğrudur.

Bu tespitten sonra gelelim günümüz tartışmalarına; gördüğünüz gibi demokrasi tartışması bir kişi veya ideoloji olmaktan çok bir kültürel birikim sorunudur. Hal böyle olunca da geçmişte demokrasi vardı yarın olmayacak da, bu anayasa değişiklikleri geçince demokrasi gelecek de tamamen doğru olmayan yaklaşımlardır. Doğru olan yaklaşım her çatışmanın bizim demokrasi hedefine biraz daha yaklaştırdığıdır. Bir çok yanlış olabilir ama bugün giderek politize olan bir halk 12 Eylül sonrası düşünmekten bile vazgeçmiş bir halktan daha iyidir.

Çatışma, bir uzlaşma kültürü yarattığı zaman demokrasiye hizmet eder, bu uzlaşmayı yaratacak da sizsiniz X veya Y partisi değil. Siz, sizinle tamamen farklı düşünüp farklı yaşayan  komşunuzu yemeğe davet edip onunla dost olabildiğiniz zaman onlar da dost olacaktır.

Göçebelik belki bireysel kültür yaratmaz ama birbirini sevmeyi öğretir, o yüzden ben umutluyum, nefretimiz giderek gün ışığına çıkıyor, gün ışığına çıktıkça azalıyor yarın nefretimiz konuşup bitince birbirimizi daha çok seveceğimizi düşünüyorum. 

Açık yaraya kurt düşmez konuşmak, tartışmak her zaman susturmaktan, susmaktan iyidir.