Trump'ın vahşi kapitalizmi

10 Şubat 2017 Cuma  |  SERBEST KÜRSÜ

ABD'nin kural ve sınır tanımaz yeni başkanı Donald Trump'ın uluslararası ilişkilere İslam düşmanlığı mantığıyla yaklaşacağı ve bu bakış açısını kendi bürokrasisi dahil tüm ülkeye dayatmak için yargıyla bile çatışmayı göze aldığı anlaşıldı. Tabii bu yaklaşımın petrodoların uluslararası prestiijini korumak açısından  yaşamsal önemini sürdüren Suudi Arabistan ve öteki Körfez emirliklerini hedef almayacağını görmek için kahin olmaya gerek yok. Zaten Birleşik Arap Emirlikleri hükümeti de muhteşem bir yalakalık örneği göstererek Trump'ın Müslüman mültecilerin ve yedi İslam ülkesinin vatandaşlarının ABD'ye girişini yasaklamasının  "İslam karşıtı bir politika olmadığını" ilan ediverdi!       

Elbette, siyasi kişilik ve yönetim tarzı olarak Trump'a çok benzeyen "asrın liderimiz" tarafından yönetilen Türkiye, ABD Başkanı'nın gazabından sırf bu benzerlik nedeniyle kurtulabilir ama Trump'ın ekonomik politikalarının gelişmekte olan ülkelerede yaratacağı büyük çöküşten sıyrılmak mümkün görünmüyor; yalnızca gırtlağına kadar borcun içine batmış olmaktan değil, özellikle bu borçluluk durumunun Trump tarafından tüm dünyaya karşı bir ekonomik silah olarak kullanılacak olması nedeniyle...

Kısaca ifade etmek gerekirse, Trump'ın ekonomik politikası ABD'yi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ekonomik konjonktürdeki başat güç konumuna yeniden getirmeyi amaçlıyor denebilir. O günlerden bu yana köprülerin altından çok sular aktığını herkes biliyor ama Trump o günden bu yana yaşanan gelişmelerin yarattığı sonuçları görmezden gelebileceğini düşünüyor büyük olasılıkla.

Göründüğü kadarıyla Trump amacına ulaşmak için ulusal düzeyde vergi politikalarını, uluslararası düzeyde de doların rezerv para statüsünü kullanmayı hedefliyor.

Önce uluslararası düzeydeki planlardan başlayacak olursak, Trump ve kabinesindeki sivri isimlerin iki temel hedefi var: Çin, yani Yuan,  ve Avro.

ABD'nin yeni yönetimi Çin'in, başta Asya bölgesi olmak üzere uluslararası ticarette bir önder konumuna gelmesini önlemek için Pekin'in ihracat ekonomisini baltalamaya çalışıyor. Çin'deki iç ekonomik gelişmeler de Trump'a yardımcı oluyor. Şöyle ki, iç tüketime dayalı büyüme politikalarını hayata geçirmekte zorlanan Pekin hükümeti, Yuan'ın sürekli değer kaybetmesi nedeniyle ülke dışına sermaye çıkışını önlemekte zorlanıyor.  Bu durumda Yuan'ı uluslarararası ticarette dolara alternatif bir değişim aracı olarak kabul ettirme çabaları da sonuç vermiyor. Reuters'a göre, son bir yıl içinde Çin'in Yuan kullanarak yürüttüğü dış ticaretin hacmi yarı yarıya azaldı. 

Avro'ya gelince, şimdiye kadar hiç bir ABD Başkanı'nın dillendirmediği bir biçimde Avrupa Birliği'ni ve birliğin baş aktörü Almanya'yı, yapay olarak düşük değerli bir Avro ile ihracat piyasalarını işgal etmekle suçlayan Trump, büyük bir ihtimalle başkanlık dönemi süresi içinde Avro'nun ve Avrupa Birliği'nin çöküşünün ikinci bir dönem seçilmek için kendisine nasıl avantaj sağlayabileceğinin hesaplarını yapıyor. Bu hesaplarda çok hayalperest olmadığını da kabul etmek gerek: AB'nin kurucu üyelerinden İtalya'da yapılan bir kamuoyu araştırmasında, halkın yarısının ülkenin Avro'yu terkedip Liret'e dönmesi gerektiğini düşündüğünü gösterdi. Fransa'yı Avro bölgesinden çıkarma sözü veren aşırı sağcı Marine Le Pen de seçimler öncesinde güç kazanmaya devam ediyor.

Yuan ve Avro'nun kendi koşullarından kaynaklanan zayıflıkları, Trump'ın kafasındaki ekonomik planlarla son derece uyumlu görünüyor. Çünkü Trump bu iki para birimi karşısında, doların değeriyle oynama gücünü kullanarak yalnızca AB ve Çin'i değil, Türkiye gibi borç denizinde yüzen bütün ülkeleri dize getirip kendine muhtaç etmeye çalışacak.

Nasıl mı?

Vahşi kapitalizmle.

Trump görevde daha birinci ayını doldurmadan, 2008 krizinden sonra yatırım bankalarının işlemlerine kısıtlama getiren Dodd-Frank yasasının büyük ölçüde etkisiz hale getirilmesi için hem hükümetini hem de Kongre'yi seferber etti. Böylece ABD bankaları daha büyük yatırım riskleri alıp daha büyük fonlar yönetebilecek, bu ABD'ye sermaye akışını hızlandıracak (daha bir kaç gün önce Japon elektronik üreticisi Sharp ABD'de yedi milyar dolarlık tesis kuracağını açıkladı). Ülkeye yatırım amacıyla gelen fonlar arttıkça Amerikan dolarının değeri yükselecek. ABD Merkez Bankası Fed'in de kademeli olarak faizleri artırmasıyla Türkiye gibi borçlu ülkelerin değerli dolarla yüksek faizden ödeme yapma güçleri aşındıkça aşınacak.  

Bunun yanısıra, yukarıda sözünü ettiğimiz vergi politikalarıyla ABD'nin iç üretimi ve iç tüketimi kamçılanırken, yüksek gümrük duvarları ithalatı daha pahalı getireceği için ABD pazarında pay sahibi olan Japonya, Almanya ve en önemlisi Çin büyük sıkıntıya düşecek.

Quo Vadis?

Burada bir "tencere dibin kara..." durumunun pek hesaba katılmadığına dikkat çekmek gerekli: ABD dünyanın en borçlu ülkesi. Barack Obama mali krizin mirasıyla birlikte 2008 yılında ABD başkanlık görevini devraldığında yaklaşık 8 trilyon dolar olan borcu 20 trilyona ulaştırdıktan sonra görevden ayrılıp tatile çıktı.

Eğer yüksek faiz haddiyle ve değerlenmiş dolarla borç ödenecek ise bu Trump'ın da sorunu. Ama ABD Başkanı'nın elinde doların değeriyle oynayabilme gücünün verdiği koz da var. Gerçi o kozu kullanması halinde sonu belirsiz bir macera başlayabilir, ama Donald Trump bu, ne yapacağı bilinmez.  

Yine de bir sorun var ki, milyarder başkanın görev döneminin tarihe geçecek bir bunalıma tanık olmasıyla sonuçlanabilir: İstihdam.

Trump'ı iktidara getiren oylar, çoğunukla "rust belt states" (paslı eyaletler şeridi-deyimin kaynagı bu eyaletlerdeki sınai tesislerin paslanmaya terkedilmiş oluşu) olarak bilinen Michigan, Wisconsin, Indiana, İllinois, Ohio ve Pennsylvania'da yaşayan, çoğunlukla beyaz, orta yaş veya üzeri ve  üretimin dışa kaçmış olması nedeniyle işsiz kalmış olan seçmen kitlesinden geldi. Trump bu insanlara yeniden iş olanağı sağlayacak yatırımlar vaad etti. Ama bu vaadini yerine getiremeyecek. Çünkü, son 30 yılda ABD'nin istihdam kaybı, imalat sanayii üretiminin başta Çin olma üzere Asya ülkelerine kaymasından değil, büyük ölçüde otomasyondan kaynaklandı. Bir başka deyişle, insanların yerine artık fabrikalarda giderek artan oranlarda robotlar çalışıyor. Yani giden işler geri gelecek gibi değil.

Üstelik yeni yatırımlarla açılacak işler de, Trump'ı iktidara getiren kitlenin yapabileceği türden işler değil. Yukarıda adı geçen Sharp'tan sonra bilgisayar işlemci ünitesi üreticisi İntel de Arizona eyaletinde 7 milyar dolarlık yeni bir yatırım tesisi kuracağını açıkladı. Ama burada çalışacak olanlar Trump'a oy veren orta yaşlı, bilgisayar becerisi sınırlı olan gri/beyaz saçlı bir topluluk değil, Trump'ı protesto eden gençler olacak, çünkü dijital teknoloji onların uzmanlık alanına giriyor.           

Uzun lafın kısası, Trump bir siyasi hegemon olarak yalnızca ABD'nin değil, tüm dünyanın ekonomisini kendi kafasına göre şekillendirmeye çalışıyor, ama bunu yaparken sonucları ne kadar tartıyor bilinmez. Yanlışı ise, yaptığı her şeyi büyük bir abuklukla ve tepki çekecek şekilde yapması. Burada Obama'dan ders alabilir: Eski Başkan ABD ekonomisinin tabutuna büyük bir çivi çakarak borcu 20 trilyon dolara çıkarırken hep gülümsüyordu, şimdi hala baş tacı ediliyor...   

Cengiz İzmirli (mahlas)