Saray ve 'adalet'

16 Şubat 2017 Perşembe  |  KÖŞE YAZILARI

Yorulmaz mı insan?

Yorulur, metaller eşyalar yorulurken, olur mu insanın yorulmaması.

Yorulduğumda, şiire sığınırım, şarkılara atarım kendimi.

Niye mi yoruldum?

White House'un beyaz ev değil de' Beyaz Saray' olarak söylenip yazılmasından yoruldum.
Adalet merkezi diye isimlendirilmesi gereken binaları, sanki adaletin sarayı, külübesi olabilirmiş gibi  'Adalet Sarayı' diye isimlendirilmesinden yoruldum.

Yorucu milyon sebebin içinden bu örnekler hafif hatta gereksiz gibi gelebilir okuyanlara, ama değil işte. Hayatımızın bizi yoruyor olmasında, kendimiz olarak değil de başka bir yaşamın şeyi gibi ömür tüketiyor olmak eziyor bizi, hepimizi. 

Merzifon Adalet Sarayı ya da Uşak Adalet Sarayı diye  binaların varlığı, Merzifonluların, Uşaklıların, demokrasiye evrilmesine engel oluyor işte.

Benzeri saçmalık yanlışlık, küçücük ülkem  KKTC' de de var, 177 bin seçmeni olan yurdumda, Cumhurbaşkanı'nın çalışma ofisi 'saray' diye adlandırılır

Adalet, saraylarda inşa ediliyorsa, adalet arayanların yurttaş olmaları da bir hayli zorlaşır. Saraylarından adalet beklenen coğrafyalarda 'yurttaşlık bilinci' gelişemez ve yurttaş olması gerekenler kul kalır.

Dünyanın süper gücü ABD, başkanının çalışma ofisini 'White House' diye isimlendirmişken, bizim medyamızla, partilerimizle beyaz eve, hep bir ağızdan 'beyaz saray' diye el pençe divan duracak çağrışımlarla ad takmış olmamız, önemsemesek de çok çok önemlidir.

Yorulunca ben şiire sığınırım.

Özellikle iki şiir dinlendirir beni. Kendime getirir. Yeter bu kadar dinlendiğin haydi yorulmaya, der o şiirler.

Muzaffer Tayyip Uslu'nun' ben de isterdim / bütün günahı / çiçek koparmak olsun / ellerimin  / ama olmadı işte.' Şiirini okurum bitap düştüğümde yorgunluktan. Çiçek koparmayı günah bilen ve daha başka günahları da olduğunu kabul ve ilân eden bir günahsız şairin, ülkesinde  yüz cehenneme yetecek devasa günahların faillerinin, günahsız masumlar gibi, sütten çıkmış ak kaşık misali dolanıyor olması, anlaşılır bir çoraklık değildir.

Ve sonra yurttaşım, henüz 20'li yaşlarının başında, İstanbul Hukuk'daki öğrenimini, vatan savunmasına katılmak için yarım bırakarak koşa koşa, denizi aşarak geldiği vatanı, Kıbrıs'ın Dillirga köyünde şehit olan Süleyman Uluçamgil'in 'Pariste manken olun dediler / Cezayirde kefen olduk biz' mısraları doldurur içimi . Yorgunluk biter ve sevgilisine vermek için, evet sadece o nedenle, çiçek koparmanın günahı ile içim sızlayarak Parisi ve diğer batı kentlerini mankenlere mekân ve Cezayir gibi ülkeleri de yoksullara ve yoksulluğa kabristan yapan, bu kahpe düzene karşı mücadeleye devam derim.

Süleyman Uluçamgil, 20 yaşlarının başında, Cezayir ulusal kurtuluş savaşına, Kıbrısın Dağyolu ( Fota ) köyünden omuz verirken, demokrasiyi sindirememiş ve insanı yurttaş değil, kul gören iktidar düşkünlerinin BM'deki Cezayir sorunu oylamasında, Fransa lehinde oy kullanmış olmaları insanın değil iktidar düşkünlerinin suçuydu.

Saraylar varsa adalet olmaz, olamaz. Demokrasi hiç.

Adalet için, yurttaşlık bilinci için, demokrasi için HAYIR