Artık sana kızmıyorum

22 Şubat 2017 Çarşamba  |  KÖŞE YAZILARI

Beynin nasıl çalıştığına ilişkin bilgilerimiz hala çok sınırlı. Ama giderek artıyor.

Bu bilgiler arttıkça, benim de düş kırıklığım azalıyor. Çünkü bazen açık gerçek olduğunu sandığım şeyleri muhataplarımın benimsemeyişi, beni şaşkına çeviriyor; çok üzüyor, bazen de kızdırıyordu. Ne kadar iyi oldu bilmiyorum ama artık eskisi kadar kızmıyorum. 

***

İnsan yeni bir "fikir" ile karşılaşınca, beynin bunu alabilmesinin -aslında birbiriyle yakın irtibatlı- iki koşulu var.

İlki, muhakememizin, --zihin mahkememizin de diyebiliriz-, bunu onaylaması gerekiyor. Ne var ki mahkememizin yargıç ve savcıları tarafsız değil.

O güne kadar genlerimizin, ana-babamızın, yakın çevremizin, bizi kuşatan kültürümüzün yazdığı mevzuatla karar veriyor. Özgür irademizle karar vermediğimiz gibi, aslında özgür irademiz de yok. 

Daha biz ortada yokken oluşturulmaya başlayan mevzuatın hiçbir aşaması bizim seçimimiz değil. Ne ana-babamızı, ne bizi biz yapacak sperm ve yumurtayı, ne kalıtım talimatlarını seçebiliyoruz. Ana karnından başlayarak, doğumdan sonraki her adımda da, yargılarımıza dayanak oluşturan mevzuat bizim dışımızda yazılıyor. 

Bilinçlendiğimizi sandığımızda, gerçekte "dayatılmış ve bizim hiçbir dahlimizin olmadığı" mevzuata dayanarak -sözüm ona- seçimler yapıyoruz. 

***

Beyin milyarlarca nöron arasında kurulan bağlantılar şeklinde çalışıyor. Fikir dünyamız genişledikçe bu bağların sayısı artıyor. 

Sorun şu ki, yeni bir bağın oluşabilmesi için, yeni fikrin çengellenebileceği bir eski bağa ihtiyaç var. Söz gelimi, sayı kavramınız yoksa toplama yapamıyor veya atoma dair fikriniz yoksa redoksu anlayamıyorsunuz...

Her yeni çengele tutunabilen yeni fikir, bir sonrakine bağlanma olanağı sağlıyor. Böylelikle -birbirine bağlanabilen- yeni fikirler sayesinde zihninizi alabildiğine büyütme fırsatı buluyorsunuz. 

Bu süreç, yeni fikri benimsemenin önündeki ikinci engeli oluşturuyor. Yeni fikri almaya hazır çengeliniz yoksa, karşılaştığınız yeni fikir ne kadar gerçek, ne kadar açık, ne kadar harika olursa olsun, beyninize tutunamadan savrulup gidiyor. 

***

Bir yeni fikrin beyne tutunabilmesinin yolunun, öncekilerle bağlantı kurabilecek yeni fikirle karşılaşmak olduğu ve bu yolla beyne kazandırılan yeni fikirlere, sürekli yenilerini ekleyerek zihinsel zenginliğin gerçekleşebileceği çok açık. 

Bunu en iyi yapmanın yolunun, iyi planlanmış, aşamalı eğitim olduğunu biliyor ve görüyoruz. 

***

Şimdiye kadarki anlattıklarım, ideoloji ve bağnaz inançların nasıl onulmaz bir illetle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyordur. Hangi görüş veya hangi inanç olduğu fark etmeksizin, bu tümünün ortak hastalığıdır. 

Bu grupların trajedisi, kendi çemberlerine hapsolup kalmaktır. Gönüllü mapushanelerinde "körler sağırlar, birbirini ağırlar". 

Genellikle ömürleri birbirlerini onaylamak ve alkışlamakla, çembere sızmaya çalışan "revizyonistleri" püskürtmekle ve -zihinsel mahkemelerine dahi çıkarmadan- ötekileri mahkûm etmekle tükenir. Tek bir yol vardır, o da kendilerininkidir. "Kargadan başka kuş tanımazlar".

İşin kötüsü, durmaksızın pekiştirmelerle, sahip çıkılan tek yolun bir otobana dönüşmesi ve alternatiflerin giderek hiçbir şansının kalmayışıdır. 

***

"Çok okunanlar" ve "çok izlenenler", bir ülkenin ortalama zihinsel "çengel" düzeyini çok iyi yansıtsa gerekir. Ne de olsa, pazaryerine dönüşen dünyamızda, bir şeyin değeri, pazarda ona biçilen eder kadardır.