Erdoğan'ı Moskova'da ne bekliyor?

25 Şubat 2017 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Moskova ziyaretinin kesinleşmesiyle önümüzdeki günlerde Türk-Rus ilişkileri yeniden gündemin ilk sıralarına oturacak.

Erdoğan'ın 9-10 Mart tarihlerindeki ziyareti,15 Temmuz darbe girişiminin ardından Rusya'ya yönelmeye başladığı konuşulan Türkiye'nin, Donald Trump'ın başkan seçilmesinden sonra ABD ile yeniden yakınlaşma sinyallerinin verdiği bir süreçte yapılacak.

Ziyaretin resmi gerekçesi, Üst Düzey İşbirliği Konseyi'nin (ÜDİK) yıllık zirvesi. 24 Kasım 2015'te Rusya ile yaşanan "uçak krizi" nedeniyle 2016'da yapılamayan zirve böylece bir yıllık gecikmeli olarak yapılacak Erdoğan'la Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmenin gündeminde Suriye başta çok sayıda siyasi, ekonomi ve enerji alanlarıyla ilgili konu yer alıyor.

Yaklaşık sekiz ay süren "uçak krizi" Türkiye'ye 15 milyar dolara yakın bir fatura çıkarmakla kalmamış, Ankara'nın Suriye'deki hareket alanı son derece daralmıştı.

İki liderin 9 Ağustos'ta St.Petersburg'da yaptığı zirvenin ardından Rusya'nın Türkiye'den talepleri büyük ölçüde gerçekleşti. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın devrilmesini en önemli dış politika hedefi haline getirmekten vazgeçen Türkiye, Moskova'nın "Türk Akımı" ve Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili beklentilerini yerine getirdi. Buna karşılık Ankara'nın en önemli kazanımı, şu anda Suriye'deki "belirleyici güç" konumundaki Moskova'nın onayıyla "Fırat Kalkanı" operasyonunu başlatabilmesi oldu. Ancak, Rusya'nın onayı Türkiye'nin Suriye'de tümüyle hareket özgürlüğüne kavuştuğu anlamına gelmiyor, Moskova Türk ordusunun hamlelerinin Esad rejimine zarar verecek adımlara dönüşmesine "kırmızı çizgi" gözüyle bakıyor. Suriye'deki ateşkesin garantörleri arasında yer almayı başarsa da Türkiye'nin, Rusların Kürtlere yönelik "özerklik" planlarından ve PKK ile PYD'yi terör örgütü olarak görmekten kaçınmasından rahatsız olduğu biliniyor.

Türkiye yakınlaşmanın meyvelerini ekonomi alanında da tam olarak henüz elde edebilmiş değil. Rusya'nın "uçak krizi" sonrasında Türk mallarına koyduğu kısıtlamalar büyük ölçüde devam ediyor, ayrıca Rusya'a iş yapan Türklere yönelik farklı engellemeler hala sürüyor. Türk yetkililer de zaman zaman bu durumdan yakınan açıklamalar yapıyor.

Ancak, Moskova zirvesi öncelikle, 15 Temmuz'dan bu yana dış politikada farklı sinyaller veren Türkiye'nin niyetini anlamamız açısından önem taşıyor. Darbe girişimine ABD başta Batılı ülkelerin yeterli tepki vermemesinden rahatsızlık duyduğunu gizlemeyen Ankara, resmen olmasa da, bundan sonra Rusya eksenli bir dış politika izleyebileceği yorumlarına yol açan adımlar atmaya başlamıştı. Obama yönetimiyle yıldızı barışmayan Türkiye, Trump'ın başkan seçilmesinden sonra ABD'nin siyasetinde değişiklikler olabileceği beklentisine girdi. Şu anda önümüzde, "Rusya'ya yönelme" sinyalleri zayıflayan, buna karşılık ABD'ye yeniden "bir numaralı seçenek" gözüyle bakan bir Türkiye tablosu var.

Aslında bu, Türk dış politikasında örneğini sıkça gördüğümüz bir durum...

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kalıcı, çerçevesi iyi belirlenmiş bir Rusya politikası oluşturmayan Türkiye, Moskova ile ilişkilerini hep Batı eksenli olarak yürütüyor. Yani, Türkiye için Rusya ile ilişkiler Batı ile güçlenen ya da zayıflayan ilişkilere bağlı olarak dönemsel olarak öne çıkıyor ya da arka sıralara itiliyor.

Buna karşılık Moskova'nın iyi düşünülmüş bir Türkiye politikası var.

Ne kadar garip görünse de, aslında Rusya da "bölgesel rakibi" Türkiye ile çok fazla yakınlaşmayı arzu etmiyor. Ruslar Türkiye'nin Batı ittfakı ile kurduğı bağların zayıflamasını, buna karşılık kendisine fazla yakınlaşmamasını, "kontrol edebileceği" bir uzaklıkta bulunmasını, örneğin Türkiye'nin ABD yörüngesinden tümüyle çıkmamasını ama ilişkilerin bıçak sırtında gitmesini tercih ediyor. Bunun nedeni ise, her ne kadar söylemde tersi olsa da, Rusya'nın yeni bir dünya düzeni kurabilecek siyasi, askeri, ekonomik ve teknolojik güce sahip bulunmaması. Dolayısıyla, bu açılardan bakıldığında zaman zaman "balayı" olarak tanımlanan Türk-Rus yakınlaşması aslında koşulların dayattığı bir "zoraki nikah" benziyor. Moskova, "yeterli mesafede tutarak kontrol etme" taktiğini sadece Türkiye'ye değil, İran'a karşı da uyguluyor.

Özetle, Türkiye taktik olarak mı Rusya ile yakınlaşma sinyalleri verdi bilinmez ama "kuzey"de de evin kapısını ardına kadar açmış misafiri yolu gözleyen bir ev sahibinin bulunmadığını akılda tutmak gerekiyor.

Bu koşullarda, üllkenin stratejik konumunun getirdiği avantajı iyi kullanarak, yumurtaları aynı sepete koymamak, iki kutuptan birini seçmek yerine, çıkarlar temelinde iki tarafla da işbirliği yapmak daha akılcı görünüyor.