Trump, McMaster ve Ortadoğu'da Türkiye

27 Şubat 2017 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

ABD'nin milyarder yeni başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki ilk bir ayının sonunda, kaosun içinden yeni bir düzenin şekillenmeye başladığını söylemek yanlış olmaz. Ancak bu yeni biçimlenmeye başlayan düzenin Trump'ın öngördüğünden önemli bazı farklılıklar gösterdiğini de teslim etmek gerekir.

Bu farklılıkların başında Trump'ın ABD dış politikasına getirmeyi düşündüğü değişikliğe yapılan balans ayarı geliyor: Rusya'yla dostane ilişkiler ve İslam terörizmiyle mücadele görüntüsü altında İslam ülkeleriyle çatışma felsefesine dayalı bir stratejiyle işbaşına getirilen Michael Flynn'in istifa ettirilmesinden sonra bir kaç gün bu makamı doldurmakta zorlandığı görünen Trump'ın görevi daha orgeneralliğe bile terfi etmemiş olan Korgeneral Herbert Raymond McMaster'a teslim etmesi önemli bir gelişme.

Hiç kuşkusuz Flynn'in istifaya zorlanmasının ve yerine McMaster'in atanmasının ardında ABD'nin "derin devlet"i yatıyor.

Cumhuriyetçi Partili senatör John McCain'in, atamanın açıklanmasının üzerinden yarım saat geçmeden alelacele kararı övmesi ve Trump'ı atamadan dolayı kutlaması elbette derin devlet desteğinin önemli bir sembolü.

Türkiye'deki malumatfuruş entlelektüel liboş takımının, Türk ordusunu yıpratmak ve ülke yönetimindeki nüfuzunu aşındırmak için yıllardır yaptıkları propagandada işlenen temaların tersine, ABD'de iç ve dış politikayı sadece siviller yapmaz, hatta çoğunlukla siviller yapmaz. ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department), askeri bürokrasinin belirleyici ölçüde söz sahibi olduğu Ulusal Güvenlik Konseyi'nde belirlenen politikaları uygulamakla ve bu politikalar için diplomatik kılıflar/elbiseler yaratmakla görevlidir, yani politika yapmaz sadece verilen talimatlar gereği politikaları uygular. Politika Beyaz Saray'da, Ulusal Güvenlik Konseyi toplantılarında yapılır.

ABD'de ulusal güvenlik ve istihbarat örgütlerinin orduyla olan ilişkileri zaten her zaman girift olmuştur, McMaster'ın görevi almasıyla ortaya çıkan durum malumun ilanı olmaktan çok öteye giden bir olgu değildir.

Ancak McMaster, adı söylendiğinde durup düşünmeyi gerektirecek bir kişilik olarak ortaya çıkıyor. ABD'nin Irak'ı son işgali sırasında Tel Afar kentini işgal etmekle görevlendirilen alayın komutanı olan, o dönemdeki rütbesiyle Albay McMaster, başka komutanlardan çok farklı olarak, askerlerini operasyondan önce bilgiyle donatmaya çalışıyor. Harekete geçmeden önce birliğindeki tüm askerlere Tel Afar'ın nüfusu içindeki etnik ve dinsel dağılımı, Şiiler, Sünniler, Türkmenle ve Kürtlerin giyimleriyle, evlerinin duvarlarına asılmış fotoğrafları ve konuşma tarzlarıyla nasıl ayırdedilebileceklerinin ayrıntılarını  öğretmeye çalışmış.

Stratejik konulara tarihsel bir derinlik perspektifinden ve entelektüel bir açıdan yaklaşmasıyla tanınıyor; Kuzey Carolina Üniversitesi'nde aldığı askeri tarih doktorası var, yani ağzını açtığı zaman hem üstlerinin, hem de sivillerin işi gücü bırakıp dinledikleri bir kişilik.

Yeni görevine atanmadan önce McMaster'in yaptığı konuşmaların birinden yapılan ilginç bir alıntı var: Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 ile 2014 arasındaki benzerliklere dikkat çeken bir kitabı övdükten sonra, ABD'nin ulusal güvenlik başdanışmanı "Soğuk Savaş sonrası balayı dönemimiz artık sona ermiş gibi görünüyor" demiş.

Rusya'nın son bir kaç haftadır Trump yönetimine yaklaşımında soğuk esintiler farkedilirken hem İran'ın hem de Çin'in, McMaster'in göreve atandığı günün hemen ardından deniz kuvvetlerini seferber edip savaş tatbikatları yaptırmaları acaba raslantı olarak değerlendirilebilir mi?

Bu sorunun yanıtını harhalde Moskova, Pekin ve Tahran'da görevli diplomatlar ve askeri ataşeler başkentlerine sayfa sayfa raporlar halinde gönderiyorlardır.

Ancak sokaktaki adamın bile kolayca görebileceği bir sonuç şu: Artık Suriye'de ve daha geniş anlamda Ortadoğu'da ABD-Rusya işbirliği diye bir konu başlığı tamamıyla gündem dışı kalmıştır.

Bölgede fiilen görev yapmış ve yalnızca savaşan tarafların etnik dengelerini değil, bölgenin coğrafyasını da çok iyi bilen McMaster'in kumandasındaki ABD ulusal güvenlik mekanizmasının, Washinton'un Irak'ın 1999 yılındaki ilk işgalinden bu yana aşama aşama yürüttüğü, bölgedeki Kürt varlığını bir ulus devlete dönüştürme politikasından sapmasını beklemek herhalde pek gerçekçi değil.

Bu durum da bizi Türkiye'nin, daha doğrusu son 15 yılda AKP'nin izlediği dış politikasızlığa getiriyor:

Bu saatten sonra Türkiye, Ortadoğu'daki komşularının yeni haritalarının ve siyasi rejimlerinin biçimlenmesinde kesinlikle söz sahibi olamayacak, İran kadar bile...

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Sykes-Picot anlaşmasıyla biçimlenen bölgenin yeni haritasını bir yanda ABD, etkili olabildiği ölçüde de Moskova-Tahran ekseni belirleyecek.

AKP'nin dış politikası sayesinde bölgedeki kilit ülke konumunu stepne statüsüne gerileten Türkiye'nin bu durumu geriye döndürme olanağı var mı?

Bir mucize olursa, belki...

Suriye batağında evlatlarını ne idüğü belirsiz bir siyaset uğruna şehit veren, nitelikli kadroları sürekli olarak tasfiye edilen, halkı üzerine serpilmiş ölü toprağından bir türlü silkinemeyen Türkiye'nin başına geleceklerden şikayet etmeye ne kadar hakkı olabilir?

Bu konuda tarihin karar vermesini beklemeye gerek var mı?

HAYIR!

Cengiz İzmirli (mahlas)