Demokrasinin ilk adımı

09 Mart 2017 Perşembe  |  KÖŞE YAZILARI

İki lafın ikisi de demokrasi ve onun erdemleri üzerine olunca durup düşünmek kaçınılmazdır.

Demokrasi, insanın masayı istediği yere koyması mıdır acaba ya da insanın, ister kahverengi isterse siyah ayakkabı giymesi mi?

Annelerimiz, "vali masasına" aslında hak etmediği önemi atfediyorlardı ve yine hak etmediği öneme haiz olarak inşa edilip, hiç işe yaramadan eskiyen misafir odalarının en mutena yerini vali masası ile etrafında  kullanım ömrünü hep ayni yerde sabitlenmiş olarak dolduran  ve eskiyip atılana kadar, nerdeyse üstüne kimsenin oturmadığı sandalyelere ayırırlardı.

Önemsenen sandalyeler böyledir işte, üstlerine oturulsun diye yapılmalarına rağmen, hayatın, hayatımızın üstüne oturuyorlar kalkmak da bilmiyorlar.

Anamızın demokrasi anlayışı vali masasının yerini saptamak olunca evimizdeki demokrasi de anamızın isteği ile sınırlıydı.

Ve bu öyle bir demokrasiydi ki, babanın egemenliği tartışılmaz ve annenin hükmü de çocuklar üstünde egemen. Çocuklara, büyümekte gelişmekte olanlara söz düşebilir miydi. Asla ve kat'a 

Yüz yıl önce demokrasiden bu kadar söz edilir miydi? Hayır.

Şimdi hakkında en lafazan olduğumuz konu. Demokrasi

Demokrasiden bu kadar çok söz edilince insanın kafası bozuluyor.

Demokrasinin beşiği olduğu, 'çok demokratik' bir şekilde, dünyanın tümü tarafından da kabul edilen Büyük Britanya'da, insanların ezici çoğunluğu Irak işgaline karşı iken, hükümetin Irak işgaline büyük bir iştahla katılmış olması herhalde 'demokrasinin' en temel şartıdır.

Demokrasi dedikleri herhalde "halkın halka rağmen halk için idare edilmesidir"

Akustik güvence diye bir kavram geliştirmiş insanlık.

Bu ne demek derseniz, insanların, istediğini söylemesi olarak tercüme etmek olası.

Adaleti mi hissetmek istiyor insanlar ve siz mikrofona yakın mısınız, hatta mikrofonlar sizin kesin kontrolünüzde mi? İnsanlara adaletten söz edeceksiniz, iki lafınızın ikisi de adalet ile başlayıp adalet ile bitecek. Böylece, adaleti arayan insanların, içi dışı adalet adalet, diye seslerle dolunca, gündelik hayatında ve yarınında adalet kavramını asla aramaz hale gelecek.

İstikrar mı istiyor insanlar, onlara istkrarın önemini ve olduğunu hatta sandalyenin hep ayni yerde durduğunu ve üstünde de ayni zatı muhteremin, değilse bile, tıpkısının aynısının oturduğunu söyleyeceksiniz günde beş öğün. İşte o zaman, istkrar kendiliğinden hasıl olacak ve hatta asgari ücretin olduğu gibi kalmasının da, istikrar, hem de adalet ve dahi demokrasi için şart olduğunu dillendireceksiniz de, insanlar size tapınma istikrarından asla ve kata vazgeçmesin.

Devlete devamlıklık, istikrar ve demokrasi, dahi adalet için şart olduğundan mütevvellit "iktidar ortak kaldırmaz" diyerek ve "biz haklıyız, onlar haksız, ayaklar ayak kalsın baş benim ve dünya bunu anlayacaktır'' diyerek istikrarı sürdüreceksiniz.

İki lafın üçü, demokrasi ile başlayıp demokrasi ile bitiyorsa ortada hiçbir gariplik yoktur ve olamaz. Çünkü akustik güvence diye bir şey vardır ki"en büyük, en bilen  ben başka büyük yoktur'' diye haykıranlar ile "en büyük başkan bizim başkan başka büyük yok "diye çığlıklananlar kendileri ile Real Madrid arasında kurdukları parallelikten dolayı zevkten murabba olarak fanatiği olsunlar parti endüstrisinin.

Yoksa demokrasi de bir sektör müdür.

Ne yani sağlık ve eğitim sektör olduktan sonra demokrasinin de sektör olması şaşılacak bir şey midir?

Herşeyin başı eğitim

Kendinizi eğitimin emin ellerinde terbiye edin uslu akıllı itaatkar olun.

Oysa hürriyet ve demokrasinin temel şartı otoriteye HAYIR demektir.