Nasrullah Ayan

09 Mart 2017 Perşembe  |  KÖŞE YAZILARI

Kimi zaman elinize aldığınız bir kitap, başlarda alır sizi sürükler, geçmişe dair bir yerlere götürür, keyfini çıkara çıkara, ağır ağır, sindire sindire okuyayım dersiniz, ne var ki; bir solukta okur gibi kitabı yarıladığınızın farkına varmazsınız. 
 
İçinizde bir ses:
 
- Aman bitmesin!
 
 Okudukça tatlanan, okudukça düşündüren, okudukça geçmişe dair yaşananlardan nasıl bir ders çıkarılması gerektiğini anlarsınız kimi kitaplarda.
 
Kimi zaman bir kitap yakın tarihe ışık tutar. 
 
Bir dönemin ülke ekonomisinden, "hayali ihracattan", "altın kaçakçılığından", dahası; adına "borsa" denilen dipsiz kuyunun hangi koşullarda, nerelerden nerelere geldiğini, piyasayı kimlerin nasıl, ne zaman, ne şekilde yönlendirdiğini görür, çoğu yerde hayrete düşersiniz. İş hayatında iniş çıkışları, kaybedilen milyonlarca dolarların hangi koşullarda ne emeklerle kazanıldığını okursunuz.
 
Adlarını tek tek vermeme gerek yok, okuyunca bileceksiniz, öyle isimler var ki kitapta...
 
Bürokratından sıradan siyasetçisine, üst düzey memurundan müsteşarına, bakanına, başbakanına, kim varsa, devletin zirvesi bir dönem peşine düşmüş. Gün olmuş övgüler, gün olmuş yergiler yağdırılmış. Gün olmuş amiyane tabirle, "Yeter ulan!" denmiş  kitapta yer alan anıların yazarına...
 
Durum böyle olunca, o ses ister istemez dile geliyor:
 
- Vaay be! 
 
İlk bakışta anlaşılacağı gibi; yazının başlığında yer alan bir insandan, Nasrullah Ayan'dan ve anılarının yer aldığı "Borsa Kralı" adlı kitabından bahsediyorum.

 

İşte bu kitap, yukarıda anlatmaya çalıştığımız bir kitap...
 
Mardin'de doğmuş. 
 
Yıl: 1958...
 
Bakliyat ihracatı işiyle uğraşan 8 çocuklu bir ailenin oğlu.
 
Gaziantep'te yetişmiş.
 
Yüksek öğrenim sınavlarını kazanmış, ne var ki üniversite yerine iş hayatını tercih edip babasının İzmir'deki işlerinin başına geçmiş.
 
Yıl: 1978...
 
1980 Darbesi öncesinde İsviçre'ye yerleşmiş. İşlerine oradan devam etmiş, çok da başarılı olmuş, iyi paralar kazanmış.
 
1982'de ver elini Singapur demiş. 
 
1987'ye gelindiğinde Türkinvest adlı şirketi satın almış. Kısa bir süre sonra tüm şirketlerini TF Trend Holding çatısı altında toplamış.
 
1994 yılına gelindiğinde, 24 Ocak kararlarından sonra Türkinvest'in önlenemez yükselişine dur denmiş, şirket kapatılmış. Kapatılmakla kalmamış, altın kaçakçılığından hayali ihracata, dava üstüne dava açılmış. Şirketin patronu yargılanmış. Cezaevine girmiş. Ancak, daha sonra açılan tüm davalardan beraat etmiş.
 
Hemen, burada bir not düşeyim:
 
Gerek yazılı, gerekse görüntülü basında yazılıp çizildiği için "Borsa Kralı" hakkında (tekrarı olmaması için) farklı bir üslup kullandım.
 
Ama öyle ayrıntılar var ki; onları vermeden yapamayacağım.
 
Bir dönem sol hareketin önemli isimleri arasında yer alan, Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın yakın takipçisi olan, Çağrı Grubu ve Partizan hareketlerinin karar organları içinde de yer alan Nasrullah Ayan'ın anı kitabından bazı bölümler şöyle:
 
- ...Türkiye'de isem her gün 16:30'da yurt dışı kurlarını alabiliyordum. Mersin'de iken Brüksel'de bir teleks bulmuştuk. O teleks numarasını arayıp, dört "C" (CCCC) yazdığımızda tüm kurlar dökülüyordu. Merkez Bankası Başkanı bir gün beni çağırdı, "Ulan, bu kur fiyatlarını nereden buluyorsun? Seni takip etmekten yorulduk! Onlar o tarihte bunu bilmiyorlardı. Para piyasalarına bulaşmam böyle oldu.
 
- ...1984'ta bilgisayar hayatımıza girdi. Turgut Özal'ın önündeki bilgisayarda tüm hayali ihracatçıların listesi vardı. 50 milyon dolarlık ihracat yapana 25 milyon dolar vergi iadesi ödüyordu. 
 
- ...Cunta Lideri Kenan Evren ve onun emrindeki Turgut Özal, Kaya Erdem gibi ünlü siyasetçiler, Hüsnü Özyeğin, Halit Soydan ve Erol Aksoy gibi ülkenin en büyük bankalarının genel müdürleri, İstanbul, Sofya, Berut başta olmak üzere tüm Ortadoğu ve Avrupa'yı kapsayan baş döndürücü bir altın trafiği, adları "mafya" ile birlikte anılır olmuş ünlü isimlerin anıldığı o karanlık altın davasını düşünüyorum...
 
- ...Döviz sağlamak için ülkenin varlıkları yurt dışına çıkarılacaktır. Bunun için "zulaları" oya gibi işlenmiş "arabalar" devreye girer. Dolayısıyla her kuyumcuda günlük biriken 5-6 kilo altın Kapalıçarşı'ya getirilir. Burada kaçakçı devreye girer. Ve 24 Ocak kararlarına kadar sadece döviz kaçakçılığı yapan Kapalıçarşı'nın önüne bir anda altın ufku açılır.
 
- ...Aslında daha da komiği; ülkede o tarihlerde çalışan altın madeni olmamasına rağmen, o kadar altın 500 yıldır ülkeye nasıl girmişti? Bunun sorumlusu yoktu ama ülkedeki altınlar çıkarılıp kaynak haline geldiğinde "mal bulmuş mağribi" gibi saldırdılar.
 
- ...Biz yine Kumkapı'ya gidip oturduk. Arkadaşıma "Boş ver mukavva kutuyu, sen bana kartpostal bas" dedim. "ne kartpostalı" dedi. "Saddam Hüseyin" dedim. 3 milyon Saddam kartpostalı bastık. Borcum ne kadar?" dedim. "Bir ara hesaplaşırız, şimdi paran yok" dedi.
 
- ...Altın Davası o kadar büyük bir dava ki; Türkiye'de beni merak etmeyen polis yok o zamanlar. Bu dönem aranıyorum. Ülkeye giriş çıkış için polis ayarlıyorum. Ona rağmen "hayali" işini bitirdikten sonra polis beni aldı. Mali Şube'nin başında Cevdet Bey vardı. Ona "Hamamın Namusu"nu anlattım, beni bıraktı.
 
- ...Yıldırım Akbulut'un Başbakan olduğu hükümette ekonomiden sorumlu bakanlarla görüşeceğiz, Işın Çelebi ve Güneş Taner. Salona alınıyoruz. Turgut Özal'la birlikte o sıralarda Türkiye'nin ekonomisini elinde tutan Taner'e hayretle bakıyorum: Yakası açık bir gömlek, daha da tuhafı; ayağında kırmızı kovboy çizmeleri. Bakan, hoş geldin demeden bağırmaya başlıyor: "Ooo tavuk hırsızları gelmiş. Kümese girmişsiniz, bari çan takmasaydınız" diyor.
 
- ...Öğleden sonra yazıhaneye geldim. Sekreter Dündar Kılıç'ın beni aradığını söyledi. Kılıç'ı ismen tanıyorum ama yüzyüze tanışıklığımız yok. Lokman Kondakçı'yı aradım. "Tanıyorum Dündar Abi'yi" dedi. "O zaman ara sor" dedim. Benim yanımdan aradı. Kılıç, "Nasrullah Ağa kağıt alıp satıyor, bize de kazandırsın" diyor. Biraz düşünüp kendisini arayacağımı söyledim. "Düşünmesine gerek yok, ben parayı gönderdim" diyor. Dündar Kılıç gibi birine paranı almıyorum, denmez. Parayı alıp kaybettim, hiç denmez. Parayı aldım, para kazandım da denmez. 2.5 milyon dolara yakın para göndermiş, aldık...
 
- ...1993 yılında Yaşar Eroğlu ziyaretime geldi. "Erol Simavi Bey seni çok sevmiş. Hürriyet Gazetesini sana vermek istiyor" diyor. Ne istediğini sordum: "90 milyon dolar" dedi. "Yaşar bey olmayan parayla şirket alamam, belki 40-50 milyon olabilir ama 90 milyon bana ağır gelir" dedim.  Devletle iş yapmam benim gibi bir adam için Hürriyet gibi bir gazeteyi almak çok anlamlı değil. Eroğlu'na, "Bir düşüneyim, anneme sorayım" dedim...
 
- ...1993 yılının başında Turgut Özal'ın vefat etmesi, Süleyman Demirel'in Çankaya Köşkü'ne çıkmasıyla Tansu Çiller Başbakan oldu. Bir süre sonra avukatlarımdan biri, "Ankara biraz para istiyor" dedi. "Ne parası, ne kadar?" dedim. "Partiye yardım parası, 5 milyon dolar" deyip ekledi: "Yapabilecekleri bir şey varsa bize para kazandıracaklar, biz de onlara pay çıkacağız". O tarihe kadar devletle hiç iş yapmamışım. Benim öyle bir iş yapmam lazık ki, devlet zarar görmeyecek. Devletin sayesinde para kazanacağım ama devletten çalmayacağım...
 

Biliyorum, yazı çok uzun oldu. Sevmem aslında uzun yazmayı. Ama bu özel bir yazı, özel bir dostun kitabına dair bir yazı. 

Umarım hoş görürsünüz. 
 
Not: Nasrullah Ayan'ın anı kitabı "Borsa Kralı"nın 18 Mart'ta, İzmir - Alsancak'ta, Yakın Kitabevi'nde imza günü var. İzmirli dostlara duyurulur.