Kriz tutkusu

13 Mart 2017 Pazartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Küresellik denen, sınırların gevşemesi, iletişim ve ulaşımın olağanüstü hızlanıp kolaylaşması, sonuçta dünyanın kocaman bir köye dönüşmesi önemli değişimlere yol açtı. Bu değişimlerin olumlu olduğu kadar olumsuz sonuçları da oldu. 

En önemli olumsuzluklardan biri, irili ufaklı her topluluğun, "öteki" ile karşılaşma ve çatışma şansının fazlaca artmasıdır. 

Sürekli daha çok tüketimin pompalandığı, buna karşılık gelir dağılımının hızla bozulmaya devam ettiği yeni dünya düzeninde, tatmin olmak her geçen gün daha da zorlaşıyor. 

Liberal demokrasinin de güç kazandığı günümüzde, yönetimler veya yönetime talip olanlarsa, oylarına muhtaç oldukları geniş kitleleri tatminle mükellefler. 

Oysa "hep daha fazlasına sahip olma" beklentisi yaratılan, ışıltılı hayat gösterileriyle kışkırtılan bir tüketim dünyasında, bunu yapabilmek hiç de kolay değildir!

Buna karşılık düşmanlar yaratmak ve mutluluğa erişmeyi bu düşmanların engellediğini kabul ettirmek çok daha kolaydır.

Pek çok politikacı bu yolla yönetimi ele geçirmeyi veya elinde tutmayı umuyor. Gidişata bakılırsa, haksız değiller. Dünyanın hemen her yerinde sanal düşmanlar icat eden, düşmanlıkları körüklemeye çalışan siyasetçilerin trendi yükseliyor.

Görece kalkınmış ve belli bir refah seviyesine erişmiş ülkelerde, saadete erişimi göçmen ve sığınmacıların engellediğine inanılır oldu. 

Az gelişmişlik batağında debelenenlerin bahanesiyse hayli bildik: Emperyalistler, Batılı güçler, Haçlılar, Üst Akıl...

İki cenahın karşılıklı savaş çığlıkları, iddiaları haklı çıkarıyor, taraflar birbirini besliyorlar. Karşılıklı dökülen benzinlerle yangın büyümeye devam ediyor. 

Aklı selimin olmadığı bu "kaybet-kaybet" kavgasının kazananının olmayacağı çok açık. Belki siyasetçiler günü kurtarabilirler ama halkların kaybedeceği kesin. 

Ancak, kavganın doğası gereği, zayıfların bu kavgadan daha büyük hasarlar alması da kaçınılmaz. 

***

Ne yazık ki, söz konusu elim hastalığa son birkaç AKP hükümeti de yakalandı. Uzunca bir süredir yanlış politikalarla sergiledikleri kötü yönetimi, "dış düşmanlar ve içerideki hain işbirlikçileri" kılıfıyla örtme gayretindeler. 

Ve ne acıdır ki, söylemlerine haklılık kazandırmaya muvaffak oldular. Ülke olarak son birkaç yılda herkesi düşman haline getirmeyi başardık. Eski dost ve müttefiklerimizi birer birer kaybettik. 

Suriye trajedisinden sıyrılamamışken, Avrupa ülkeleri ile referandum propagandası krizine gömüldük. Bu saçmalığın tırmandırılması, düşmanlıklar üstünden oy devşirmenin ötesinde, Menbiç düş kırıklığını gündemden düşürme çabasını akla getiriyor. 

***

Sebep her ne olursa olsun, dış politikayı iç politik çıkarlara kurban ettiğimiz bir gerçektir. 

Ve bunu yaparken stratejiden yoksun, günübirlik taktiklerle ülke çıkarlarını onulmaz zararlara uğratışımızsa vahimdir. 

Üstelik, çok ağır bedeller ödediğimiz ve ödemeye devam ettiğimiz Rusya serüveninden hiç ders almadığımız da ortadadır. 

***

Görünen o ki, aklımız devre dışı kaldı.

İktidar her ne pahasına olursa olsun, referandumdan "evet" çıkarma motivasyonuna teslim oldu. Ülkeye kaybettirdiklerinin ötesinde, kendi iktidarlarının geleceğini de zora soktuklarının farkında değiller. 

Ülke borca batmış durumda, dışarıdan yeni borç bulmaya ve şiddetle dövize ihtiyacımız var. Turizmin can çekiştiği gerçeği, "afyoncu" medyamızın gayretlerine rağmen, saklanamaz hale geldi. Ne zamandır ihracatımız yerinde sayıyor. 

Suriye cehenneminden nasıl çıkacağımızı bilemezken dış politik arenada yapayalnızız. Demokrasi ve hukuk karnemiz nedeniyle itibarımız yerlerde sürünüyor. 

Buna rağmen, ülkenin başına yeni belalar sarmaktan sakınmıyoruz. Sürünen turizme, tekleyen ihracata, zedelenen itibarımıza yeni tekmeler savurmaya devam ediyoruz. 

Avrupa'da yükselen ırkçılığa hayat öpücüğü veriyor, oradaki vatandaşlarımızın geleceğini de karartıyoruz. 

Eğe yalayan, yaladıkça kan bulup yalamayı sürdüren, ama kendi kanını yaladığını ve dilini kaybettiğini fark edemeyen kediye benziyoruz. 

Korkarım fark etmemize sayılı günler kaldı...