6 mı 9 mu?

27 Mart 2017 Pazartesi  |  SERBEST KÜRSÜ

Geçenlerde yemekteyiz, karşımda Küba'ya ilk kez gitmiş ve henüz birkaç gün önce dönmüş bir arkadaş, yanımda ise neredeyse her sene Küba'ya giden, Küba sevdalısı başka bir arkadaş. Bendeniz ise o bölgeye hiç gitmemiş ama merakımdan yeni gelene sürekli sorular soran kişi.

Yeni giden kişi Küba'ya burun kıvırıyor. Pek bir şey yoktu diyor. Bizi buranın en güzel restoranına götürün demiş. Gittikleri yerde dakikalarca ayakta bekledikten sonra güzelce et yemişler. Et güzeldi ama bizim kuzular daha iyiydi diyor. Küba'da kuzu da varmış. Ancak bizimki ortamı pis bulduğu için beğenmemiş, konforlu bir yer istiyormuş. Küba'da her yer kırık dökükmüş. Evlerin kapısı, penceresi bile yokmuş. Hayretle dinliyorum.

Üstelik bunları anlatan kişi, bana hayatımda yediğim en lezzetli eti, gördüğüm en salaş yerde yedirmiş biri. Yanımdaki Küba sevdalısına dönüyorum, öyle mi gerçekten diye. Küba sevdalısı telefonunu çıkartıp muazzam fotoğraflar gösteriyor. Evet, evler kırık dökük. Ama ruh var, renk var ve her binanın bir hikâyesi var. Hele ki arabalar... Arabalara hasta oldum. Eskiden İstanbul'da dolmuş olarak kullanılan eski Amerikan arabaları Chevrolet, Buick, Dodge vb.  her yerde; pembesi, mavisi, sarısı cıvıl cıvıl. Bu ülkenin her yeri klasik araba sergisi gibi bir şeymiş.

Yeni giden arkadaş yanına boyama kitabı, kalem, defter, İspanyolca çocuk kitabı götürüp oradaki okullara dağıtmış. Aferin valla. En çok ilgisini çeken şey her yerde Amerikan bayrağı görmesi olmuş. Bak bu da  ilginç işte. Bana da gideceksen hemen git, yoksa bambaşka bir Küba olacak orası dedi. Küba sevdalısı da şaşırdı bu duruma. Amerikan bayraklı Küba'yı o da görmemiş.  Sonra purolar çıktı meydana. Kübalı kızların bacaklarında sardıklarından mı diye sordum. Onlardan değilmiş hatta bacakta sarma işi hikâyeymiş. Beyler daha çok Küba'ya gelsin, daha çok puro içsin diye bir pazarlama dümeniymiş; ya da beni uyutmuş da olabilirler, bilemiyorum. Neyse, bana gelenler Türkiye'de de pek bilinen, Cohiba ve Partagas puroları. Benim el ayak titremeye başladı puroları görünce. 2011 yılında sigarayı bıraktım bırakmasına ama nasıl becerdim bir ben, bir Allah bilir. Ciddi tiryakiydim. Bir tane içsem ardından bir paket içmek zorunda kalırım diye korkar dururum. Bir kere şu ballı "Backwoods" lardan içtim, sonra sigara isteğim aynen tahmin ettiğim gibi tetiklendi. Haftalarca kıvrandım, zor atlattım. İkinci testi geçebilir miyim bilemedim. Hediye puroları önce masada unutmuş numarası yaptım, ama fark edip arkamdan getirdiler. Mecburen almak zorunda kaldım. Şimdilik çekmecemde duruyorlar. İçince ne olacak, onu da yazarım elbet.

Küba sohbeti tezat görüşlerle devam etti gece boyu. Küba sevdalısı soruyor:

-Gittin mi Vinales vadisine?

- Önünden geçtik.

- Arabadan inip inceleseydin ya kayanın üzerine yapılan dünyanın en büyük resmini, biraz keyif yapıp insanları seyretseydin orada.

- Abi ne gerek var, yoldan da gözüküyor zaten.

- Tropicana club'a gittin mi? Haftalar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Eşsiz bir dans ve müzik şovu...

-Rezervasyonumuz vardı ama gitmek için araba bulamadık, aman boş ver dedik.

- Orayı görmeden dönülür mü?

-Döndük, abi! Çok da sevmedim Küba'yı...

Bu böyle devam etti. O gece adeta bir tenis maçıydı seyrettiğim. İnsanların aynı yerlere gidip,  bu kadar farklı izlenimlere sahip olmalarına önce şaşırdım, sonra düşündüm üzerinde. Küba'ya ilk giden arkadaşın tek derdi çok titiz olmasıydı aslında. Belli ki Küba'ya iner inmez gördüğü ilk manzara, belki sadece nevresim takımı onu irrite etmiş; bu rahatsız edici duygu, gezinin geri kalanına şans tanımasına engel olmuştu. Küba'da bulunmak istediği tek yer sahil şeridiydi; o da en temiz, en ferah olduğu için.

Bu görüş farklılığına niye bu kadar şaşırmıştım ki? Daha geçen gün gerek kültürüyle gerekse insanlarıyla fevkalade sıcak, hümanist ve demokratik bulduğum bir ülke için bir tanıdığım "çok faşist" dememiş miydi? Aslında gittiğimiz, gördüğümüz hatta yaşadığımız yerleri bize sevdiren taşı toprağından ziyade orada yaşadığımız maceralar, gördüğümüz muamele değil mi? 

Bozcaada, en sevdiklerimle gittiğim ve gezi boyunca çok eğlendiğim, yüzümden tebessüm eksik olmadığı için dünyanın en güzel yerlerinden biri olmamış mıydı benim için?  

Ya da Londra... Londra, belki de gerçekten dünyanın en güzel, en keyifli yerlerinden biriydi. Talihsiz yağmurlu bir günde, anahtarım olmadığı için kiraladığımız evin önünde kalmış, sırılsıklam olmuştum. Beni anlamayan ya da derdimi anlatamadığım nezaketsiz bir İngiliz komşu beni kovalamış, bir dünya da laf etmişti arkamdan...  Bu dışlanmışlık hissi ile yıllarca Londra ve İngilizlerden nefret etmemiş miydim? Güya kindar biri de değilimdir!? Artık kendimi ne kadar kötü hissettiysem, hala biri 'Londra' dediğinde midem burulur.   

"İnsanlar, onlara ne söylediğinizi unutabilirler.

İnsanlar, onlara ne yaptığınızı da unutabilirler.

Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."  

Maya Angelou 

Gezilen yerlerde elbette ki coğrafya, tarih, kültür çok önemli ama yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında bize kalan orada bizzat yaşanılan maceralar, hissedilen duygular oluyor. Kişinin yaşadığı küçücük bir olay bile izlenimler, fikirler arasında dağlar kadar fark yaratabiliyor. 

Bu yüzden farklı bir görüşle karşılaştığımızda üzerine bir etiket yapıştırmadan önce, kişinin macerasını anlamaya çalışmak, sen ne yaşadın da böyle düşünüyorsun diye sorabilmek iyi olurdu; tabii sabrınız varsa ya da kalbiniz dayanırsa...

-İyi, güzel, hoş yazmışsın da sen yapıyor musun bunları Buket? 

-Bazen... Sabrım varsa... Kalbim dayanırsa...

Sevgiyle kalın,

Buket Nişel