'Basın rezaletleri'

06 Mayıs 2017 Cumartesi  |  KÖŞE YAZILARI

Fransız gazeteci Pierre Lazaref'in "Basın Rezaletleri" kitabı yakın tarihin en ünlü gazetecilik  yapıtlarından biridir. Meslekte "yol haritası" kabul edilir. Yaklaşık 80 yıl önce Fransa'da yayımlanmış ve büyük ses getirmiştir. 

Lazaref, bugün de kimi AB ülkelerindeki gazetecilik okullarında ders olarak okutulur. Kitapta anlatılanlar, "Gazete patronları ile gazetecilerin siyasi iktidarlar ve ilişkileri" üzerine kuruludur.

Söz konusu kitapta ana tema 3 başlıkta toplanır:

- Açık sözlü olunuz...

- Doğruları yazınız...

- Siyasetçilerle mesafeli olunuz...

Kitapta yazılanları okuyup anlamak kolaydır, uygulamak her zaman kolay değildir.

Açık sözlü olmak, meslek etiği gereği doğruları yazmak, siyasetçilerle araya belli bir mesafe koymak bir erdemdir. 

Ne var ki, kimi basın-yayın kuruluşlarında var olan kabalık, yalakalık, hoyratlık ile açık sözlülük arasındaki karmaşık bağları kim inkar edebilir?

Yakın çevremize bakıldığında kolayca anlaşılacağı gibi,  çok sayıda insanın üç kağıtçı, yalancı, yüzsüz olduğunu biliriz de, iş bu gerçeği dile getirmeye gelince ses çıkarmakta çekinceye düşeriz.

- Neden?

Nedenleri saymakla bitmez; ya karşımızdaki güçten, kapatılmaktan, yok edilmekten korkarız, ya söylediğimiz sözü ispatlayacak belge yoktur elimizde, ya da işinden, aşından, eşinden ayrı kalmak korkusu sarar dört bir yanını. 

Açık sözlü olmak, diyeceğini yalın biçimde ortaya koymak, yasalarla güvence altına alınmış özgür iradenin her daim geçerli olduğu ülkelerde kolay olabilir. Durum böyle de olsa, toplum  düzenindeki baskı gruplarından gelecek tepkileri hesaba katmak gerekir.

Geçmişe söyle bir göz atarsak, Güney Amerika'da, Ortadoğu'da ve daha saymakla bitmeyecek çok sayıda ülkede "açık sözlü olmak" adına yaşanan acıları görmezden gelmek mümkün olabilir mi? 

Dikkatle düşündüğümüzde bulmakta zorlanmayacağımız gibi, fikir özgürlüğünden uzak toplumlarda devlet vatandaşlarını şartlandırır. Herkes düşündüğünü örtülü biçimde söylemek için çareler arar.

 

                                   *                   *                   *

Bilinen bir öyküdür. 

Bilmeyenler için anlatalım:

İslam'ın en ilgi çekici kişilerinden biri Ebu Sufyan'nın oğlu birinci Muaviye'dir. Hz. Muhammed'e uzun süre direnmiş, peygamberin son yıllarında Müslümanlığı benimsemiş, 630 yılında Müslüman olmuş, Hz. Ömer'in emriyle Suriye valiliğine getirilmiştir. 

Din bilginlerinin yazdıklarına göre, Hz. Ali'nin halifeliğine karşı savaş veren de bu Muaviye'dir. 

Hz. Ali, o yıllarda Küfe'de imiş.

İslam'ın doğuşu ile birlikte alım-satım işleri ekonominin belkemiği idi. Mal taşıyan develer çok değerli imiş. Bir gün Hz. Ali'nin adamlarından biri, satacağı malları devesine yükleyip Şam'a varmış. Şam'da hiç tanımadığı bir Arap Küfelinin devesine sahip çıkmış:

- Bu dişi deve benimdir.

Küfeli:

- Yahu nasıl olur. Bu deve elimde büyüdü. Hem bu deve dişi değil erkektir.

Şamlı ısrar eder dururmuş:

- Bu dişi devedir, benimdir.

Tartışma uzayınca dava Muaviye'ye kadar gitmiş. O sıralar Şam ile Küfe birbirlerine diş bilemekte savaş hazırlıkları yapılmakta imiş. Muaviye, camaati toplayıp davayı başlatmış. Herkes merak içinde beklerken Muaviye davacıya sormuş:

- Bu dişi deve kimindir?

Şamlı:

- Bu dişi deve benimdir.

Muaviye kararını açıklamış:

- Bu dişi deve Şamlınındır.

Ardından cemaate sormuş:

- Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Cemaat bir ağızdan seslenmiş:

- Bu dişi deve Şamlınındır.

Deve Şamlıya verilmiş. Küfeli, şaşkın bakınırken Muaviye adamı kenara çekmiş: 

- Bak, demiş, sen de ben de biliriz ki, bu deve erkektir. Ama sen gördüklerini Ali'ye anlat ve de ki: Muaviye'nin erkekle dişiyi ayırt etmekten aciz 10 binlerce adamı var!